Program

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ PROGRAMI

 

  1. GİRİŞ 

 

İlkel komünal toplulukların çözülmelerinden itibaren bütün insanlık tarihi sınıflı toplumların tarihidir. Bir başka deyişle sınıflara, zümrelere, tabakalara bölünmüş bir toplumda, egemen olan sınıfla diğer sınıf zümre ve tabakalar arasında süren inişli çıkışlı ancak kesintisiz süren mücadelelerin tarihidir.

Bu anlamda bütün sınıflı toplumlar tarihi ezen ile ezilen arasında, sömüren ile sömürülen arasında, kimi zaman açık ve şiddetli, kimi zaman örtük ve durağan bir savaşıma, kimi zaman birbirlerini tükettikleri, kimi zaman toplumun ileriye doğru dönüşümüne yol açan bir savaşıma sahne oldu. Bütün tarih boyunca, üretim biçimlerinin gelişimindeki belli tarihsel aşamalarla ilişkili olarak var olan sınıfların savaşımının yıktığı eski toplumun yerini alan yeni toplumda, eskilerin yerini yeni sınıflar, yeni egemenlik ve baskı koşulları, yeni sömürü biçimleri ve yeni savaşım biçimleri aldı.

Yaklaşık üç yüzyılı bulan burjuvazinin politik sınıf egemenliğinin belirlediği ve içinde yaşadığımız kapitalizm çağının üzerinde yükseldiği üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimini oluşturmaktadır. Kapitalizm, üreticiyi bütün prekapitalist bağlardan ve yükümlülüklerden kurtararak özgürleştirdi, ama aynı zamanda eski düzenlemelerin sağladığı her türlü güvenceyi ve bütün üretim araçlarını da üreticilerin ellerinden alarak onları mülksüzleştirdi ve emek güçlerinden başka satabilecekleri hiçbir şeyleri olmayan ücretli-işçiler haline getirdi. Bunu, eski yerel farlılıkların ve ulusal yalıtımın yıkılarak bütün ulusların kapitalist üretim ilişkilerinin içine çekilmesi izledi. Burjuvazi, kendi imgesinden bir dünya yarattı. 20. yüzyıl ise, genel olarak sermayenin egemenliğinden tekelci sermayenin egemenliğine geçildiği, serbest rekabetin yerini tekelci rekabetin aldığı, yeryüzünün büyük kısmının tekellerin ve emperyalist devletlerin tahakkümü altına alındığı bir dönüm noktası oldu.

Kapitalizm emeğin nesnel koşullarından kopuşunun doruğu, işçinin ürününe yabancılaşmasının en yüksek biçimidir. İnsanın amacının üretim, üretimin amacının da servet olduğu bu modern dünya, bu nedenle, üretimin amacının insan olduğu antik dünya karşısında bayağı bir durumdadır. Ama aynı zamanda insanın kendi etkinliğinin ürünlerine, üretken etkinliğin kendisine, içinde yaşadığı doğaya, kendi insanlığına ve öteki insanlara yabancılaşmasının somut dışavurumu olarak özel mülkiyetten toplumun kurtuluşunun pratik koşullarını da hazırlamıştır. Kapitalist mülkiyet, özel mülkiyet kavramının tüm çelişkilerini geliştirmiş ve olgunlaştırmıştır. Üretimin araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, bir avuç büyük sermaye sahibi dışında insanlığın geniş yığınları için artan sefalet, baskı, kölelik, sömürü demek olan kapitalist özel mülkiyetin ölüm çanının çalmasının, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesinin maddi koşullarını yaratmıştır.

Sınıf çelişkileri tüm uygarlığın temel çelişkisidir, fakat tek çelişkisi değildir. Sınıflı toplumların tarihi aynı zamanda egemen cins olarak erkeklerin, kadınları ve farklı cinsel yönelimde olanları, egemen ulusların bağımlılıkları altında bulundurdukları ulusları ve etnik toplulukları tahakkümü altına aldığı ve ezdiği, bir tür olarak insanın hammadde deposu olarak gördüğü doğayı yağmalayarak ekolojik yaşamı tehdit ettiği toplumların da tarihidir.

Sınıflı toplumun ve sömürü düzeninin alternatifsiz olduğunu iddia etmek, yaşadığımız bu cehennemin içinden ileriye doğru bir çıkış yolu olmadığını savunmak; kültürüyle, sanatıyla, felsefesiyle bütün bir insan uygarlığına ve kültürüne hakaret etmek olur. İnsanlık bundan çok daha iyi bir hayata layıktır. Kapitalizmin alternatifi elbette vardır. Çünkü insan, kendi geleceğini kendi ellerine alma, içinde yaşadığı toplumsal koşulları değiştirme potansiyeline sahiptir. İnsanın potansiyellerini küçümseyen, “toplum diye bir şey yoktur” diyen neo-liberalizmin tepeden tırnağa kadar gerici olduğu görülmüştür. Kapitalizmin layık olduğu yere, “çıkrık ve tunç baltanın yanına” gönderilmesi, uygarlığın ve üzerinde kurulduğu gezegenin selameti için ön koşul haline gelmiştir.

Emperyalizm yenilemeyecek bir güç değildir. Yaşadığı içsel sorunlar nedeniyle giderek zayıflamış Sovyet deneyimi emperyalist gericilik tarafından boğulmuş olsa bile, o devletin kurulmasını sağlayan devrim hala emperyalizmin yenilebileceğinin en iyi kanıtıdır. Bu yüzden Paris Komünü ve Ekim Devrimi, tarihi 150 yılı aşan bilimsel sosyalizm geleneğimizin başarıları ve başarısızlıkları ile sonsuz derslerle dolu en değerli mirasıdır. Gericilik tarafından yenilmeleri, onların yeni bir çağın, emperyalist kapitalizmden özgürlük ve sosyalizme geçiş çağının ilk habercileri olduğu gerçeğini değiştirmez.

Ekim Devrimi’ni gerçekleştirenlerin iddiaları 21. yüzyılda da hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Emperyalizmin uygarlığı, kültürü ve hatta dünyamızı imha etmesinin, emekçilerin emekçilere kırdırıldığı savaşların önüne geçilebilmesinin hâlâ tek yolu var: İktidarı emperyalistlerin ve kapitalistlerin elinden alarak, gerçek sahibine, doğrudan işçi sınıfının eline verecek bir devrim! Kapitalizmi ve bütün baskı biçimlerini ortadan kaldırarak, mülkiyeti ve demokrasiyi toplumsallaştıracak bir toplumsal düzen: Sömürülenlerin ve ezilenlerin kendi iktidarı olarak sosyalizm!

Kapitalizmin özel ve temel ürünü olan proletarya, kendini kurtarmak için kendi öz yaşam koşullarını kaldırmak, kendi öz yaşam koşullarını kaldırmak için de tüm insanlık dışı yaşam koşullarını kaldırmak zorunda olan ve böylece kapitalizmi yıkmaya, ardından kendisiyle birlikte tüm sınıfları ortadan kaldırarak sınıfsız topluma geçişi örgütlemeye yetenekli tek sınıftır. Bu tarihsel görev, proletaryaya dışarıdan yüklenmiş bir misyon değil, onun ereği ve tarihsel etkinliğidir. Nihai olarak emeğin kurtuluşu, uluslararası proletaryanın ulus devletler biçiminde bölünmüşlüğünü aşmasıyla ulaşılabilecek sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum, artık yeni sınıfların, yeni egemenlik koşullarının, yeni sömürü biçimlerinin olmadığı, insanlığın tarihinin gerçekten başladığı toplum olacaktır.

O vakit; tek tek bireylerce yeryüzünün özel mülk edinilmesi, bir insanın ötekini özel mülk edinmesi kadar saçma görünecek, bütün toplumların yeryüzünün maliki olmadıkları, hepsinin yeryüzünün yararlanma hakkı sahipleri oldukları ve onu gelecek kuşaklara daha iyi bir durumda devretmekle yükümlü oldukları bilinci bütün insanlığın ortak bilinci haline gelecektir.

O vakit; burjuva hukukunun dar ufuklarının tümüyle aşılacağı ve “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesinin hayata geçirileceği müjdelenecektir.

O vakit; kadın ile erkeğin gerçek eşitliğinin gerçekleşmesinin önkoşulu olarak her ikisinin sermaye yoluyla sömürülmesi ortadan kalktıktan sonra, kadın cinsinin dünya tarihindeki yenilgisi olan analık hukukunun çökmesiyle kadını toplumda ikincilleştiren, toplumun her alanına kök salan ve kapitalizmle iç içe geçerek modern haline ulaşan patriyarkanın yıkılmasına giden yolda büyük bir adım atılmış olacaktır.

Bu okyanusa akan her ırmak, bu büyük amacı hedefleyen her çaba, kat edeceği yol ne kadar uzun olursa olsun, yolunun üzerinde ne kadar dolambaç bulunursa bulunsun, haklılığını bu tarihsellikten almakta, her yenilginin ardından yeniden doğma gücünü bu tarihsel haklılıkta bulmaktadır.

2.AMAÇ

Proletarya sosyalizmini ve Marksist-Leninist öğretiyi temel yol gösterici olarak benimseyen, kendini dünya devrim sürecinin Türkiye’deki bileşeni olarak gören BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ’nin amacı, insanın insan tarafından sömürülmesine ve ezilmesine, cinsler ve uluslar arasındaki eşitsizliğe, doğal çevrenin yağmalanmasına son verecek, insanın ve insanlığın ortak kültürünün gelişiminin önündeki tüm engelleri ortadan kaldıracak olan, bayrağında “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” şiarının dalgalandığı, proletaryanın sosyalist iktidarını kurmaktır.

Sosyalizme bir dizi mücadele evresinden geçilerek, bölgesel ve enternasyonal çapta bütünsel ve kesintisiz bir devrimci süreç sonucunda; kapitalist toplumun devrimci tarzda aşılmasıyla, proletarya iktidarının kurulmasıyla ulaşabilir.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ,, proletaryanın sosyalist iktidarını kurma amacını gerçekleştirmek için sömürüye ve kapitalist devletin baskılarına son verilmesinde çıkarı olan yoksul köylüler, aydınlar, kent yoksulları, ulusal, dinsel veya cinsel kimlikleri nedeniyle baskı gören kitleler ve benzeri bütün toplumsal kesimlerle ittifaklar kurar.

III. EMPERYALİST KAPİTALİZMİN DURUMU

Sovyet sosyalizminin çözülüşü ve dünyada birinci sosyalizm dalgasının yenilmesiyle birlikte, artık kendisini sınırlayacak önemli bir güç kalmayan emperyalist kapitalizm, dünya işçi sınıfına, emekçi halklarına karşı yoğun bir taarruza geçmiştir. Bu saldırı topyekûndur. Dünya, emperyalist kapitalizmin hâkim kliğinin istekleri çerçevesinde, baştan başa yeniden şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Hiçbir coğrafya, hiçbir alan bu yeniden şekillendirme ve paylaşım çabasının dışında değildir.

Emperyalist kapitalizmin bugünkü hâkim kliği, kendisi için önemli gördüğü coğrafyalardaki “sorunları çözmek” için savaş makinesini ve en ilkel sömürgeci yöntemleri kullanmakta hiçbir sakınca görmemektedir. Emperyalistler arası rekabet de giderek daha fazla sertleştmekte, çıkar çatışmaları keskinleşmektedir. Emperyalistler arasındaki çatlaklar derinleştikçe; kaynakları yağmalamak, pazarları ele geçirmek ve halkları tahakküm altına almak amacıyla yürütülen emperyalist politikalar daha da gericileşiyor. Emperyalist politikanın silahlarla sürdürülen biçimi olarak savaşlar gündemden çıkmıyor.

Hegemonya altına alınan halklar, “yeni dünya düzeni”nin emperyalizmden başka bir şey olmadığını gördüler, görmeye devam ediyorlar. Önce Balkanlar, ardından Kafkasya, Afrika, Afganistan, Filistin, Irak, Libya, Suriye savaşları ve tüm dünyayı saran hegemonya mücadeleleri emperyalizmin vahşi yüzünü ortaya çıkarıyor. Birkaç büyük devlet, diğer devletlerin egemenlik haklarını ipotek altına almış durumda. Emperyalist devletler ya Avrupa Birliği (AB) gibi bütünleşme sürecine çektikleri ülkeler üstünde, “ekonomik refah, demokrasi vaadi, ulus devletlerin modası geçti” gibi argümanlarla egemenlik kurmaya ya da ABD’nin yaptığı gibi “terörizmle mücadele” adı altında zengin kaynaklara sahip ülkeleri silah zoruyla egemenlik altına almaya başladılar.

“Yenidünya düzeni”nin neoliberal ideologları, reel sosyalizm deneyiminin tıkanarak başarısızlığa uğramasını kapitalizmin alternatifsizliğine kanıt olarak sundular. SSCB’nin çöküşünden sonra özellikle vahşileşen neoliberal ideolojik, ekonomik ve politik saldırılar, “meşruiyetlerini” bu belirlemeden aldı. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (DB) gibi küresel tefecilerin soygun programları, borçlu ülkelere tek seçenek olarak dayatıldı. Ancak neoliberalizmin tek seçenek olduğu tespitinin mürekkebi kurumadan, neoliberalizm büyük bir krizle, bütün öngörüleriyle birlikte ideolojik olarak çöktü.

Kapitalizmin küresel krizi, neoliberalizmin çökmesini sağlarken, Marksizm’in temel öngörüleri bir defa daha kanıtlanmıştır.

3. DÜNYA DEVRİM SÜRECİNİN DİNAMİKLERİ

Bugün dünya çapında, geçmiş deneylerden dersler çıkaran devrimci ve komünist güçler ve kapitalizm karşıtı muhalefet umut verici adımlar atarak gelişiyor. Emperyalist bölgesel savaşların ve paylaşımların kurbanı olan halklar arasında sosyalizmin rönesansına doğru uyanışlar başlıyor. Bütün bunlar, dil farkı ve sınır tanımayan emperyalizmin karşısında, dil farkı ve sınır tanımaksızın bütün ülkelerin işçilerini birleşmeye çağıran enternasyonalist bir işçi-emekçi seçeneğinin ilk habercileridir. Ekim Devrimi’nin açtığı çağın yeniden ve dünya çapında başlatılmasının koşulları olgunlaşıyor.

Kapitalist globalizasyon süreci emek güçlerinin de global bir hal almasını sağlamakta, farklı ülkelerin işçileri ve emekçileri birleşik bir dünya işçi sınıfının farklı ülkelerdeki müfrezeleri oldukları bilincine kavuşmaktadırlar. Kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı mücadeleleri güç kazanmakta, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş mücadeleleri ve anti-emperyalist dinamikler belirginleşmektedir. Latin Amerika’da birbiri ardına kurulmakta olan sol iktidarlar, Ortadoğu’daki anti-ABD hareketler, metropol ülkelerdeki işçi sınıfı hareketleri ve yeni toplumsal hareketler, dünyanın yeni bir devrimci sürece doğru tedrici olarak yol almakta olduğunu kanıtlamaktadır. Dünyada, ikinci sosyalizm dalgasının ortaya çıkmasına ve sınıfsız topluma gidişte nihai başarıya ulaşmasına uygun objektif koşullar oluşmuştur.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ proletarya sosyalizmi anlayışı doğrultusunda Türkiye’de sürdürdüğü mücadeleyi devrimle taçlandırmak ve dünya devrim sürecine gereken katkıyı yapmak için çalışacaktır. Bununla eş zamanlı olarak dünya devrim güçleriyle gerekli enternasyonalist destek ve dayanışma görevlerini etkin bir biçimde yerine getirecek ve dünya devrim sürecine öncülük edebilecek yeni bir Komünist Enternasyonal’in inşası için çalışacaktır.

 4. BÖLGESEL DURUM VE TÜRKİYE

ABD’nin Ortadoğu’daki enerji kaynakları üzerinde gerçekleştirmeye çalıştığı hakimiyet politikasıdır. Emperyalistler arası giderek sertleşmekte olan rekabet gereği kaynaklar üzerinde egemenlik sağlamak, bir tercih değil, ABD emperyalizmi açısından bir zorunluluktur.

Emperyalizmin müdahaleleri tüm bölgeye süreğen bir istikrarsızlık hediye etmiştir. Emperyalizm halklar arasında düşmanlık ve nifak tohumları ekmekte, suni bölünmüşlükler yaratmakta ve hakimiyetini bu bölünmüşlükler üzerinden pekiştirmektedir.

Diğer bir yandan bölgesel gelişmeler Kürtlerin bölgesel politik kazanımlarını arttırmıştır. Irak Kürdistanı bağımsız bir devlete yönelirken, batı Kürdistan’da elde edilen statü ciddi bir kazanım olarak görünmektedir. Tüm bu gelişmeler karşısında Türkiye devletinin Kürt sorunu karşısındaki geleneksel inkârcı siyasetini ve mevcut statükoyu sürdürebilmesi her gün daha da güçleşmektedir.

Her nereden bakılırsa bakılsın bu gelişmeler Türkiye’nin Ortadoğu politikalarının iflası anlamına gelmektedir. Bu iflas bölgesel güç olma politikalarının pratikte gerçekleşmesinin bir başka bahara kalmakta olduğunu göstermektedir.

Türkiye, ABD ve İsrail’le yaptığı stratejik anlaşmalarla nesnel olarak bölgesel savaşların taraflarından biri haline dönüşmüştür. Türkiye’nin savaş siyasetine sürüklenmesi yalnız emperyalist devletlerin ve NATO’nun politikalarına basit bir eklemlenme olarak görülemez. Türkiye’de kapitalistlerin tekelci çıkarları, yapısal ekonomik krizler, militarist devlet egemenliği, pantürkist ve panislamist ideolojik hegemonya bölgesel savaş politikalarının içimizdeki kaynaklarıdır. Bu dış politika, Türkiye’nin gelecekte içine sürükleneceği muhtemel bir savaşın gerçek sınıfsal özünü gözler önüne seriyor. Böylesi bir savaş asla haklı bir savaş olmayacak, hegemonyacı bir saldırı savaşı olacaktır.

Bölgesel barışın ön koşulu ABD’nin bölgeden tamamen çekilmesi, bölgeye yönelik şer politikalarına son vermesinin sağlanması bu amaçla da, Türkiye-İsrail-ABD ittifakına, açık ve gizli anlaşmalarına son vermektir.

Diğer yandan İsrail’in Filistin halkı üzerinde uyguladığı mezalime son verilmeli, İsrail işgal ettiği yerlerden çekilmeli ve Filistin halkının özgür ve demokratik bir ortamda yaşaması önündeki siyonist engeller kaldırılmalıdır. İsrail’in bölgesel politikaları bölgesel barışın önündeki en temel tehditler arasında yer almaktadır.

Kürt sorunundaki çözümsüzlük yalnız demokrasinin önüne büyük engeller koymamakta, aynı zamanda bölge barışını tehdit eden başlıca faktörlerden biri olmaktadır.  Emperyalizmin bölgemizdeki saldırgan politikasını dizginlemek, Türkiye’nin de içinde yer aldığı Ortadoğu’da Kürt sorununun demokratik çözümüne yakından bağlıdır. Öte yandan egemen çevrelerin bu sorunu çözmek isteyen demokratik hareketleri terörist hareketler olarak ilan etmesi, bölgeye emperyalist müdahale koşullarını arttıran tehlikeli bir politikadır.

Kürt sorununun bölge çapında çözülmesi, yalnız demokrasinin, barışın, halklar arası dostluk ve işbirliğinin değil, bölge çapında devrimci sürecin de çıkarınadır. Özgürleşen Kürtler ağır bedeller pahasına elde ettikleri muazzam deneyim sayesinde bölgesel devrimci sürecin başlıca itici güçlerinden biri olacaktır.

Aynı zamanda bölgede Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı tanınmalı, inkarcı, imhacı ve asimilasyoncu siyasete son verilmelidir.

Egemen sınıfların bölgesel yayılmacı yönelimlerine son verilmeli, Türk silahlı güçlerinin emperyalizmin ve egemen sınıfların çıkarları için ülke dışına sevk edilmesi önlenmelidir. Bunun başarılması Türkiye’nin NATO bloğundan çıkmasının, Avrupa ordusuna katılma siyasetinin son bulmasının ilk adımı olacaktır.

Türkiye halkları emperyalist askeri bloklar arasında bir seçim yapmak zorunda değildir. Öte yandan, AB’nin de dayattığı neoliberal politikalara karşı, sömürülenler ve ezilenler arasından yükselebilecek tepkinin faşist-şovenist ve sol milliyetçi güçler tarafından istismar edilmesi tehlikesinin farkında olarak partimiz, bunlara karşı tutum alarak, AB’ye karşı çıkışını, emekçilerin haklarını savunmak ve artırmak, Avrasya’da bölgesel güç merkezi olma stratejisini yenik düşürmek, Kürt halkının kazanımlarını korumak ve geliştirmek amacıyla enternasyonalist bir mücadele yönelimiyle derinleştirerek sürdürecektir.

BARIŞ İÇİN MÜCADELE

Bölgemizde barışın ön koşulu olarak, ilk adımda Türkiye-İsrail-ABD ittifakına son vermek için yürütülen mücadele aşağıdaki talepler uğrundaki mücadeleden ayrılamaz:

  1. Her ne sebeple olursa olsun ülke sınırları dışında bulunan askeri birliklerin geri çekilmesi, NATO, ABD-İsrail-Türkiye askeri ittifakı, AGSP’ye giriş hazırlığı, vb. gibi askeri-siyasi örgütlenme ve anlaşmalardan çekilinmesi.
  1. Kürdistan’da ve sınır ötesi bölgelerde askeri harekâtların derhal durdurulması, insan hakları ihlallerinin bağımsız bir komisyon tarafından araştırılması ve sorumlularının cezalandırılması.
  1. Kıbrıs’ta barışçı çözüm doğrultusunda ilerlenmesi, federal devlet biçiminde bağımsız cumhuriyetin iki toplumu gönüllü olarak birliği temelinde yeniden kurulması için çaba gösterilerek, şovenizmin-militarizmin yayılmacı amaçlarının önüne geçilmesi. 

5. İŞÇİ SINIFININ VE EMEKÇİ KİTLELERİN ÇALIŞMA VE YAŞAM KOŞULLARININ İYİLEŞTİRİLMESİ İÇİN

Kapitalizme Karşı Mücadele

Türkiye kapitalizmi büyük bir açmaz içinde, krizden krize sürükleniyor. Kriz yapısaldır ve Türkiye kapitalizmi içine sürüklendiği krizi, yakıcı ihtiyaç duyduğu sermaye birikimini artırmaksızın, daralan iç pazarını genişletmeksizin, dış pazarlara açılmaksızın aşamaz. Bu realite eş zamanlı olarak içerde emeğin yağmalanmasından, sömürü çarklarının hızlandırılmasından, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasından, dışarıda bölge pazarlarında kızgın bir rekabet sürecine girmesinden başka bir sonuç doğurmaz. Bu bakımdan görünür gelecekte işçi sınıfı ve emekçilere, insanca ve onurluca bir yaşam uğruna çetin mücadelelerden başka yol görünmüyor.

Yüzlerce milyar doları aşan borcun-faizin karşılığında ülkenin tüm varlıkları ipotek altına alınmış halde. Bu borçlar çalışanların sırtından ödeniyor. Yine onların emekleriyle yaratılmış kamu işletmeleri, borçların ödenmesi için yok pahasına özelleştiriliyor. Borçlu Türkiye, emperyalizmin savaş siyasetinin paralı askeri haline getiriliyor.

Krizden çıkışın, işsizliğe ve yoksulluğa son vermenin ön koşulu, iç ve dış borçların tanınmamasıdır.

Başta IMF ve DB benzeri emperyalist kurum ve kuruluşlar olmak üzere, emperyalist kredi kuruluşlarına, bankalara kısaca küresel tefecilere olan dış borçların hiçbir meşruiyeti yoktur. Bütün dünyada büyük kısmı faiz alacaklarından oluşan bu borçların iptal edilmesi talebi yükseliyor.

İç borçların da hiçbir meşruiyeti yoktur. Devlete yüksek faizle borç veren ve çoğunluğu narko-ekonominin patronları olan “alacaklılar”, devletin, sistem partilerinin ve tekelci sermayenin organik bileşenleridir. Türkiye’de bir suç ortaklığı oluşmuştur. İç borçların iptali bu suç ortaklığına ağır bir darbe indirebilir ve demokrasinin önündeki bu gerici engeli ortadan kaldırabilir.

Kapitalizmin küresel ekonomik krizleri Türkiye’yi çok ciddi biçimde etkilemektedir. Krizler ekonomiyi hızla daraltmakta, işsizlik ve yoksulluk büyük bir hızla artmaktadır. Öncelikle kadınlar, ilk işlerini kaybedenler olarak evlerine dönmeye itilmekte ve iş bulmaya çabalarken güvencesiz, sağlık sigortasız, sendikasız ve parça başı işlere razı olmak zorunda kalmaktadırlar. Ekonomik krizlerin Türkiye’yi bu denli etkilemesinin nedeni uluslararası sermayeye bağımlı hale getirilmiş ekonomik yapılanmadır. Bu yapılanma sermayeyi olduğu gibi krizleri de global bir hale getirmekte, uluslararası krizlerin hızla ülkeyi etkilemesine neden olmaktadır.

Türkiye’de gelir dağılımı adaletsizliği giderek büyümektedir. Yoksullaşma artarken bir avuç zengin daha da zenginleşmektedir. Eğitim ve sağlık paralı hale getirilmiş, temel hak olmaktan çıkarılıp adeta ayrıcalık haline dönüştürülmüştür. Uluslararası sermaye kuruluşlarının etkisi ile tarım ve hayvancılık tasfiye edilmiş, Türkiye dışarıdan tahıl ve hayvansal ürün ithalatı yapmak zorunda kalmıştır. Tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan köylülük işsizliğin pençesinde kentlere göç etmek zorunda kalmışlardır.

Türkiye enerji ve teknoloji gibi kapitalist rekabet ve paylaşımın en kuvvetli olduğu alanlarda dışa bağımlı niteliğini sürdürmekte bu durum onun siyasal açıdan da dışa bağımlı kalmasına yol açmaktadır. Sanayi üretiminin niteliği daha çok emek yoğun biçimde ve uluslararası şirketlerin Türkiye’deki şubelerince belirlenmektedir. … PARTİ’nin öngördüğü proletarya iktidarında:

  • Dış ve iç borç ödeme yükünden, IMF ve DB reçetelerini yırtıp atarak kurtulan Türkiye, neoliberal uygulamaların bütün sonuçlarını ortadan kaldırma olanağına kavuşacaktır. Borçların iptaliyle ulusal gelirden sosyal harcamalara ayrılan pay arttırılacaktır.
  • Özelleştirmelere son verilecek, ilk adımda kamu mülkiyetindeki bütün işletmelerde işçi-emekçi denetimi yoluyla üretim artacak, sosyal eşitsizliğe karşı önlemler alınacaktır.
  • 35 saatlik iş haftası ilan edilerek ve kamu yatırımlarına hız verilerek işsizlik hızla azaltılacaktır.
  • Emperyalizme askeri hizmet onursuzluğuna son verilecek, düzenli ordu lağvedilip yerine “halkın özsavunma araçları” oluşturularak askeri harcamalar en asgari düzeye indirilecek ve böylece buradan elde edilen kaynaklar çağdaş bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile yaşamın her alanında (eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, vb.) sosyal eşitlik için harcanacaktır.

Bu yönelim, kendisi de emperyalist-kapitalist bir güç olan ve emekçilere tek seçenek olarak dayatılan AB ile bütünleşmenin de alternatifidir. Dünya Bankası (DB) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi mali güç merkezleri ile ABD ve diğer emperyalist güç merkezlerinden bağımsızlık, aynı zamanda AB’den de bağımsızlığı gerektirir.

1980’lerden günümüze kadar Türkiye’de uygulanan neo-liberal politikalar tarımda da ciddi ölçülerde tahribata neden olmuştur. Neo-liberal tarım politikaları, tarımsal süreçleri, ülkede yaşayan halkların ihtiyaçlarına göre değil, emperyalist kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda şekillendirdi. Bu şekillendirme ile birlikte küçük üreticiliği destekleme politikaları terk edilmeye başlamış, köylülük mülksüzleşme ve şehirlere göç etme sürecine girmiş, küçük ve orta ölçekli tarımsal işletmeler büyük kapitalist tekellerce yutulmuştur. Hala devam eden bu süreç Türkiye’yi tarımsal üretim açısından uluslararası finans kuruluşlarına bağımlı kılmıştır. Hızla artan mazot, gübre, tohum ve tarımsal alet ve makine fiyatları çiftçinin belini bükmüş ve üretim yapamaz hale getirmiştir. Doğrudan gelir desteği gibi uluslararası finans kuruluşlarınca bizzat gündemleştirilen politikalarla, üretmemek özendirilmiştir.

Tohumda dışa bağımlılık bir diğer emperyalist politika olarak tarımsal üretimi olumsuz etkilemektedir. Bir diğer yandan 80’lerin başından bu yana süren çatışmalı ortam, tarım ve hayvancılığı vuran bir diğer faktör olmuştur. Meralar tahrip edilmiş, tarlalar defaatle yakılmış, tarım alanları tahrip edilmiş, tarımsal nüfus köy yakmalar neticesinde zorunlu olarak göçertilmiş, yayla yasağı, ormanların tahribi gibi faktörlerle tarım ve hayvancılık can çekişmeye bırakılmıştır.

Militarizme Karşı Mücadele

Türkiye’de militarizm, tarihsel olarak devletin Kemalist yapılanması içerisinde kurumlaşmış temel ideolojik, politik, askeri öğelerden ve çok yönlü yapısal sorunlardan biridir. Militarizm hükümetinden partilerine, yargısından medyasına kadar, bütün kurumlara, devlet ve sistem güçlerine, toplumsal nizama içselleşmiş başat bir olgudur.

Türkiye’de militarizmin merkezinde bizzat ordu yer almaktadır. Çünkü ordu, Cumhuriyetin kuruluşuna öncülük etmiş, bu vesileyle toplum üzerinde “manevi otorite” ve ideolojik hegemonya kurmuş, “emir-komuta zinciri” içerisinde örgütlenmiş ve ezilenlerin tarihinde silinmez izler bırakan pek çok askeri darbeye öncülük etmiş, gizli savaş aygıtlarıyla, kurumsallaşmış ayrıcalıklı yapısıyla özerk bir konuma sahiptir. Türkiye’de ordunun rolü yalnızca askeri bir güç olmakla, askeri darbelere öncülük etmekle sınırlı değildir. Ordu aynı zamanda tekelci sermaye ile birlikte devletin siyasi yapısını biçimlendiren ve devlet yapılanması içerisinde belirleyici rol oynayan temel politik güç merkezlerinden biridir.

Askeri ve politik gücünü de arkasına alarak adeta bir “devlet partisi” gibi ekonomiden siyasete, sanattan kültüre, toplumsal ve siyasal yaşamın her alanına müdahale eden yapısal bir özellik kazanmıştır. Ordu artık mevcut dünya ve Türkiye koşullarında askeri sınai kompleksleriyle, holdingleriyle (OYAK ve bağlı pek çok şirketiyle), halkın denetimine kapalı bütçesiyle, kapitalist pazarlarda at koşturan uluslararası tekellerin Türkiye’deki “organik bir parçası”dır.

Bu, onun askeri-politik bir “vurucu güç” olma realitesini değiştirmez. Ama sürekli bir biçimde topluma empozeedildiği gibi, “vatan-millet” ajitasyonu eşliğinde “sınır boyları”nda yalnızca “düşman” kovalayan bir ordudan söz edilemeyeceği gerçeğini ortaya koyar. Ordu yalnızca tekelci sermaye gruplarını değil, aynı zamanda kendi ekonomik ve politik çıkarlarını da koruyan ve kollayan bir rol oynamaktadır.

Milli mücadele yıllarına yapılan göndermelerle orduya “devrimci misyon” yükleme çabaları, 27 Mayıs askeri darbesine yapılan “devrim” nitelemeleri, militarist ve milliyetçi güçlerin tarihsel gerçeklikten uzak, siyasal dayanaktan yoksun, orduyu olduğundan farklı göstermek isteyen içi boş ajitasyonundan başka bir şey değildir.

Kemalist ideolojinin, bu ideolojiyle biçimlenmiş militarist devlet yapısının ve uluslararası kapitalist sistemin organik bir parçası olmuş Türkiye kapitalizminin korunması ve kollanması ordu için yaşamsal bir öneme sahiptir. Bunun için 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül gibi açık askeri darbeler ile son otuz yıla damgasını vuran ve Kürt özgürlük mücadelesine karşı kesintisiz legal ve illegal biçimde yürütülen “kirli ve kuralsız savaş”ın ağır ve yıkıcı sonuçlarına bakmak yeterlidir. Gerçekleşmiş darbelere veya darbe planlarına, Jit, Jitem veya Ergenekon adıyla kamuoyuna yansıyan “gizli savaş örgütleri”nin, işledikleri “insanlık suçları”na bakmak süreci anlamak için yeterlidir. Bütün darbeler esas olarak devletin ve sistemin bekası uğruna yapılmıştır, bütün insanlık suçları ezilenlere karşı işlenmiştir. Bu militarist politikalar, aynı zamanda kadınlara karşı, cinsiyetçi politikalarla birleşerek, daha “özel” biçimlerde uygulanmış ve uygulanmaya devam etmektedir.

Bu nedenle Türkiye’de militarizmden bağışık bir demokrasi mücadelesi, orduyu görmezden gelen bir anti militarist mücadele, istenilen devrimci demokratik sonuçları doğurmaz.

DEVRİMCİ PARTİ, militarizmin toplumsal ve siyasal yaşamın her alanından uzaklaştırılmasından düzenli ordunun varlığına son verilmesine kadar militarizmin her biçimine ve örgütlenmesine karşı sistemli ve sürekli bir devrimci demokratik mücadele yürütecektir.

Faşizme Karşı Mücadele

Türkiye Cumhuriyeti devletinin politik kimliğinin oluşumunu sağlayan dış ve iç konjonktür, devlette her zaman faşizme kanalize olabilecek ciddi bir milliyetçi damarın var olmasını sağladı. Türk milliyetçiliğinin görece geç ortaya çıkışı ve bu sürecin ülkede Kürtler, Ermeniler, Rumlar gibi farklı kimliklere reaksiyoner biçimde gelişimi tüm dünyada esen hâkim milliyetçi ve faşist rüzgârlar, Nazi Almanyası’yla ilişkiler, Kemalizm’in kimi yapısal özellikleri, tek particilik vb. Türkiye’de faşist hareketin tarihsel dayanaklarıdır.

1980 öncesinde “komünizm tehdidine karşı örgütlenerek, Maraş, Çorum gibi katliamlar yapan faşist hareket, 80’lerden sonra mafyatik ilişkilerle beraber, derin devletin içinde yer almış ve Kürt düşmanlığı üzerinden kendini var etmiştir. Faili meçhullerin, katliamların baş sorumluları faşist hareket ve içinden çıkmış olan kadrolardır.

Faşist hareketin en önemli güncel dayanağı Kürt düşmanlığı ve süren kirli savaştır. Bununla birlikte, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu gibi sorunlar da faşist hareketin güncel dayanakları içinde yer almaktadır.

Yıllardır süren silahlı çatışma döneminde büyüyen militarist çevrelerle iç içe geçen faşist hareketleri etkisizleştirmek, siyasal yaşamdan dışlamak, demokrasinin, etnik iç barışın ve barışın ön koşuludur. Militarist devlet yapısını kökten değiştirmek, siyasal yaşamı militarist vesayetten kurtarmak faşist hareketi etkisizleştirme mücadelesinden ayrılamaz.

DEVRİMCİ PARTİ, sosyalist hareketimizin ve anti-faşist güçlerin İkinci Dünya Savaşı yıllarında, 1960’larda ve 1970’lerdeki mücadelede deneyimlerini, elde ettiği birikimleri canlandırarak, faşist tehlikeye karşı uyanıklığı sağlayacak gerekli tedbirleri alacak özellikle işçi sınıfı içindeki faşist ajitasyon ve propagandalara karşı işçileri, emekçileri örgütleyecek, tüm mücadele alanlarında faşist demagojinin iç yüzünü açığa vuracak, yurtsever kitlelerin faşizmin tuzağına düşmesini önleyecek çok yönlü tedbirleri alacaktır.

Demokratik ve Özgürlükçü Laiklik İçin Mücadele

Türkiye’de devlet tarihsel planda, siyasal bakımdan farklı inançları yok sayan, tek bir kalıpta eritmeyi öngören Kemalist devlet anlayışı doğrultusunda “kendinden menkul bir inkârcı ve asimilasyoncu laiklik” pratiğini topluma ikame etti.

Türkiye’de bir tür laiklikten söz edilecekse, bu “devlet iktidarı”nın organik bir uzantısı olan, monolitik ve antidemokratik yapısal özellik taşıyan “devletçi laiklik” olabilir. Türkiye’de devletçi laiklik, bu monolitik ve antidemokratik içeriği ve yapısal özelliği korunarak, farklı biçimler altında yeniden üretilmiş ve günümüze taşınmıştır.

Devletçi laiklik, yalnızca farklı dini inançları baskı altına almakla kalmamakta, aynı zamanda Diyanet İşleri vasıtasıyla tekeline aldığı “Sünni İslam”ın içeriğini ve sınırlarını da belirleyen, okullardaki “zorunlu din dersleri”yle sistemli biçimde empoze eden ve böylelikle tüm toplumu Sünnileştirmeye dayalı asimilasyoncu pratiğin ifadesi de olmaktadır.

Uzun bir tarihsel süreç boyunca devletin “tek din” anlayışı ve pratiği sonucunda Aleviler ve Müslüman olmayan dini topluluklar baskı altına alınarak, sistemli bir asimilasyoncu politikayla Sünnileştirilmek ve kendilerine yabancılaştırılmak istenmiştir. Devletçi laiklik pratiği ne Aleviler ve Sünniler ile Müslüman olmayan dini toplulukların, inançlarının ve ibadetlerinin gereğini diledikleri gibi yerine getirebilecekleri, ne de her hangi bir dini inancı olmayanların özgürce yaşayabilecekleri demokratik bir ortam yaratmıştır. Aleviler, Müslüman olmayan dini topluluklar ile ateistler “ikinci sınıf yurttaş” muamelesi görerek horlanmışlar ve dışlanmışlardır.

Diyanet İşleri gibi bütün giderleri kamu maliyesinden karşılanan bir devlet kurumu lağvedilmeksizin, din devletin bir “organik uzantısı” ve siyasi iktidar ilişkilerinin bir “aracı” olmaktan çıkarılmaksızın, okullardan din dersleri kaldırılmaksın, dinlerin, toplum üzerinde var olan baskıları elimine edilmeksizin, insanların özgürce yaşayabilecekleri olanaklar yaratılmaksın, demokratik ve özgürlükçü laiklikten söz edilemez.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ, demokratik ve özgürlükçü laiklik anlayışı ve “eşit yurttaşlık” talebi doğrultusunda bir yandan Alevilere, Müslüman olmayan topluluklara ve dini inanca sahip olmayanlara karşı uygulanan ayrımcı politikalar ve siyasi baskılara karşı etkili bir demokrasi mücadelesi yürütecek, diğer yandan hiçbir din ve dini inanç ayrımı yapmaksızın programını ve tüzüğünü kabul eden herkesle parti saflarında mücadelesini birleştirecektir.

Bu genel tespitlerden hareketle BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ, işçi sınıfının ve emekçilerin, ekonomik, demokratik ve sosyal yaşam koşullarının iyileştirilmesi için aşağıdaki talepler için mücadele eder.

İşçi ve Emekçilerin Eşitlik ve Özgürlük Talepleri Önündeki Anti-Demokratik Engellerin Yıkılması İçin BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ:

  1. Askeri rejimin tahakkümü altında referandumla kabul edilen 1982 Anayasası’nın kaldırılarak demokratik bir anayasanın halkın katılımıyla çıkarılması
  2. Yönetimin tümüyle parlamentoya devredilmesi, ordunun siyasi alana müdahalesine olanak sağlayan bütün anayasal, yasal vb. düzenlemelerin (MGK, MASK, MGSB, iç hizmet kanununun darbeye olanak sağlayan hükümleri, kriz yönetimi) ortadan kaldırılması
  3. Seçim yasasının değiştirilerek toplumun tüm siyasi eğilimlerinin parlamentoda ve yerel organlarda temsilini sağlayacak nispi temsil sisteminin, ülke ve bölge barajlarının kaldırılarak demokratikleştirilmesi
  4. 12 Eylül rejiminin hukuki gayri-meşruluğu sonucunda siyaset yapma yasağı getirilenler üzerindeki yasağın kaldırılması
  5. Devlete karşı işlenmiş suçlarla cezalandırılanlar için genel af ilan edilmesi, siyasi yasakların kaldırılması
  6. İnsanın insana köleliğinin, faşizmin, ırkçılığın, antisemitizmin, insanlık suçlarının savunusu hariç düşünceyi ifade etme özgürlüğünü engelleyen tüm yasaların kaldırılması, basın, yayın, elektronik ortamda iletişim üzerindeki baskıcı yasaların kaldırılması
  7. İşkencenin sona erdirilmesi, işkence yapanların cezalandırılması
  8. Cezaevlerinde insanca yaşam koşullarının sağlanması, tecride son verilmesi, F-tipi cezaevlerinin ve İmralı cezaevinin kapatılması
  9. Merkezi devlet yönetiminin, yerel yönetimler üzerindeki tasarruflarının ortadan kaldırılması, yerel yönetimlerin, yerelde yaşayan halkın iradesine terk edilmesi
  10. Varoşlarda altyapı hizmetlerine ağırlık verilmesi, siyasi polis baskısının ortadan kaldırılarak, yaşayanların kültürleri üzerindeki her türden baskının kaldırılması ve kültürel, sosyal, siyasal örgütlenmelerinin teşvik edilmesi
  11. Zorunlu askerliğin kaldırılması, vicdani ret hakkının tanınması, erlere asgari ücretten az olmamak kaydıyla ücret ödenmesi ve tüm askerlere sendikalaşma hakkının tanınması, işe girişlerde askerlik yapmış olma koşulunun aranmaması,
  12. Askeri yargı sisteminin kaldırılması, yargının demokratikleştirilerek, yürütmenin yargı üzerindeki tasarrufunun kaldırılması
  13. Toplumsal hayattaki ve devlet aygıtı içindeki faşist ve din temelli kadrolaşmanın tasfiye edilmesi
  14. Faşizmin her türden toplumsal yansımasıyla ortadan kaldırılması, okul müfredatlarının ve medyanın faşist-ırkçı propagandadan arındırılarak demokratikleştirilmesi
  15. Zorunlu din derslerinin kaldırılması, devlet eliyle din öğretimi amacıyla okul, kurs vb. gibi kurumların açılmaması
  16. Dini siyasal alana taşıyan, dinsel inanç ve vicdan özgürlükleri alanını sınırlayan bütün düzenlemelerin ortadan kaldırılması, devletin bütün inançlar ve topluluklar karşısında eşit mesafeli durması, azınlıkları çoğunluğun olası baskılarına karşı koruyucu düzenlemeler yapması
  17. Alevi inancına sahip yurttaşların inanç ve ibadet özgürlüklerinin önündeki tüm engellerin kaldırılması, cemevlerinin yasal güvenceye kavuşturulması, devletin Alevilere karşı uyguladığı katliamlar nedeniyle özür dilemesi ve tarihsel belleği canlı tutmak adına bu katliamların tarafsız bir biçimde müfredatlarda yer alması

için mücadele eder.

İşçi ve Emekçilerin Çalışma Koşullarının İyileştirilmesi ve Sendikalaşma Önüne Dikilen Engellerin Yıkılması İçin BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ:

  1. Uluslararası ve yerli sermayenin istekleri doğrultusunda belirlenen neo liberal ekonomik programları reddeder.
  2. Ekonomik kriz nedeniyle işten atılan işçilerin geri alınmasını ve yaşanan ücret kayıplarının derhal telafi edilmesi için mücadele eder.
  3. Esnek istihdam politikalarıyla işçi sınıfına dayatılan kuralsız-güvencesiz –esnek çalışma modellerinin terk edilmesi, iş güvencesi ve iş güvenliği odaklı tam istihdam sağlayan insanca çalışma koşullarının oluşturulması için mücadele eder.
  4. Kamu ve özel sektörde yaygın bir şekilde uygulanan, işçi sınıfının öncelikle örgütlenme hakkının ve tüm ekonomik haklarının sermaye tarafından tırpanlanmasını daha kolay ve kuralsız hale getiren, taşeron bir diğer tanımla alt işveren sistemine karşı bulunduğu her alanda mücadele eder.
  5. Tüm işçilerin çalışma hakkının güvence altına alınması ve iş güvencesi ve işin sürekliliğini engelleyen tüm yasal düzlemelerin bertaraf edilmesi için mücadele eder. Bu bağlamda öncelikli olarak:
  6. İşten atılmaların yasaklanması
  7. İşe iade davaları gibi iş güvencesinin önünü açan yasal düzenlemelerdeki sınırlamaların kaldırılarak tüm işçileri kapsayacak biçimde düzenlenmesi
  8. Kamu işçilerini için iş güvencesi anlamına gelen 657 sayılı yasanın korunarak özel sektörde çalışan işçileri de kapsayacak şekilde genişletilmesi
  9. Kıdem Tazminatı hakkının korunması ve bu hakkın kullanımı için öngörülen sınırlamaların kaldırılarak tüm işçileri kapsayacak şekilde genişletilmesi

 

için mücadele eder.

  1. Sigortasız–sendikasız işçi çalıştırmanın yasaklanması, sigortasız-sendikasız işçi çalıştıran sermaye sahiplerine ağır yaptırımların uygulanması için mücadele eder.
  2. Sendika yetki yasası olarak bilinen aslen ise yetkisiz ve sermaye-devlet güdümlü sendika anlamına gelen toplu sözleşme ve yetki yasasının bertaraf edilmesi için mücadele eder.
  3. Sendikalaşma önünde en büyük engel olan iş kolu ve iş yeri barajlarının tamamen kaldırılması için mücadele eder.
  4. Sendikal örgütlenmenin önündeki ikinci büyük engel olarak gördüğü sendikal bürokrasiyle bulunduğu her alanda mücadele eder.
  5. Asgari olarak belirlenen karın tokluğundan öteye gitmeyen asgari ücret politikasını reddeder. Bu bağlamda:
  6. Eşit işe eşit ücret politikasının oluşturulması
  7. İşçi ücretlerinin tespitinin işçi sınıfının gerçek özneleri ve onun örgütleri tarafından tespit edilmesi
  8. İşçi ücretlerinin tüm vergilerden muaf tutulması
  9. Zam oranlarının gerçek enflasyon oranları dikkate alınarak enflasyonla doğru orantılı olarak artırılması

için mücadele eder.

  1. Tüm çalışanların, kamu emekçilerinin hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın grevli, toplu sözleşmeli sendikal örgütlenme hakkının yasalaşması için mücadele eder.
  2. Sendikaların toplu sözleşme yapabilmesi için işkolunda 10% örgütlenme şartının yasadan çıkarılarak sendikal örgütlenme önündeki tüm barajların kaldırılması için mücadele eder.
  3. Kamu emekçilerinin siyasi partilere üye olma hakkının yasalaşması için mücadele eder.
  4. Çıraklara sendika kurma hakkının tanınması, sigortasız çalışmalarının engellenmesi için mücadele eder.
  5. Ekonomik yaşamda yüzyıllardan beri maruz kaldıkları sistematik ayrımın sonuçlarını telafi etmek için, kadınların ve işgücünün aşırı sömürüye uğramış diğer kesimlerinin işe alımında, eğitimlerinde, kıdem ve terfilerinde pozitif ayrımcı tedbirler uygulanması için mücadele eder.
  6. İş ve kıdem kaybı olmaksızın anne ve baba için ücretli doğum izni (ebeveyn izni) uygulanması için mücadele eder.
  7. İşsizlik sigortasının yaygın ve yeterli bir biçimde işletilmesi, kadınların yararlanmasına dönük tedbirler alınması için mücadele eder.
  8. Esnek üretime ve işsizliğe karşı iş saatleri düşürülmesi, herkesin sosyal güvenceli iş sahibi olabilmesi için mücadele eder.
  9. Kadınların daha yoğun çalıştığı kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınması ve kadınlara sosyal güvence sağlanması, sendikal haklarının tanınması için mücadele eder.

 

İşçi ve Emekçilerin Yaşam Koşullarının İyileştirilmesi İçin:

 

  1. Gerek işyeri gerekse ülke ölçeğindeki temel ekonomik yönelim, emekçi örgütlerinin ve halk temsilcilerinin iradesi doğrultusunda ve toplumsal ihtiyaçlar temel alınarak belirlenmelidir.
  1. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik giderleri ve benzeri kamu harcamaları devletin yükümlülüğündedir, devlet kamu giderlerini azaltmak gerekçesiyle hiçbir biçimde bu yükümlülüğünden vazgeçemez, yükümlülüğünü sermayeye devredemez.
  2. KİT’lerin özelleştirilmesi durdurulmalı, özelleştirilenler emekçi denetiminde kamulaştırılmalı, iktidar olan düzen partilerinin kamu kuruluşlarını yağmalamasını engellemek için KİT’lerde emekçi denetimi gerçekleştirilmelidir.
  3. Askeri harcamalar, yeni silah sistemlerine yapılan yatırımlar ve savaşın yuttuğu kaynaklar altyapıya, eğitime, sağlığa ve KİT’lerin modernizasyonuna tahsis edilmelidir.
  4. Banka iflaslarında açıkça ortaya çıktığı gibi özel bankaların toplumun ve devletin kaynaklarını belirli sermaye gruplarına transfer ederek yaptıkları yağmacılık engellenmeli, yüksek faizle tefecilikten kâr eden özel bankalar ve finans kesimi çalışanların denetimine verilerek kamulaştırılmalıdır.
  5. Toplumsal kaynakları üretim yerine spekülatif kâr alanına tabi kılan borsa kapatılmalıdır.
  6. Toplumsal kaynakların yerli ve yabancı tefecilerce sömürülmesi engellenmeli, küçük tasarruf sahiplerinin borçları dışında iç borçlar ödenmemeli, dış borçların ödenmesi durdurulmalıdır.
  7. Dış ticaret kamulaştırılmalı, döviz işlemleri iktisadi planın gereklerine tabi kılınmalı, uluslararası spekülatif sermaye hareketleri denetlenmeli, Avrupa Birliği (AB) ile Gümrük Birliği, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, hazırlanmakta olan MAI gibi bütün anlaşma ve örgütlerden çıkılmalıdır.
  8. Kâr amacına tabi olması toplumsal yıkıma neden olan toplu ulaşım, eğitim, sağlık, iletişim, enerji kaynak üretim ve dağıtımının özelleştirilmesi durdurulmalı, özelleştirilenler ve bu sektörlerde faaliyette bulunan özel işletmeler çalışanların denetiminde kamulaştırılmalıdır.
  9. Kriz dönemlerinde veya siyasal çıkarları yönünde sermaye kaçıran, yatırımları durduran, karaborsa ve istifçilik yapan şirketler, emekçilerin denetiminde kamulaştırılmalıdır.
  10. Emperyalist finans ve ticaret örgütlerinin dayatmasıyla tarımda devlet desteği kaldırılarak tarımın serbest piyasa koşullarına ve çokuluslu şirketlerin egemenliğindeki uluslararası rekabet koşullarına bırakılarak tahrip edilmesine karşı mücadele edilmelidir.
  11. Toprağın emekçi köylülerin hakkı olması gerektiğinin kabulüyle, emekçi köylü örgütlerinin öncülüğünde köklü bir toprak reformu gerçekleştirilmeli, küçük üreticilerin korunması amacıyla tarım kooperatifleri güçlendirilmeli, demokratikleştirilmelidir.
  12. Ekonomik gelişme yaşanabilir çevre imkânıyla birlikte planlanmalı, yasalarda çevre tahribatına sebep olan maddeler kaldırılmalı, çevreyi koruyan yasalar çıkarılmalı, uluslararası tekellerin doğal kaynakları sömürü ve kar amaçlı yatırımları için dayattıkları çevre tahribatına yol açacak uluslararası anlaşmalardan çıkılmalıdır.
  13. KDV, özel iletişim vergisi, ÖTV gibi vergilendirmede adaletsizliğe yol açan dolaylı vergiler kaldırılmalı, kazanca ve servete göre vergilendirme gerçekleştirilmeli ve ekonominin bütünü kayıt altına alınmalıdır.
  14. Sınai ve tarımsal faaliyetler emperyalist finans kuruluşlarının ve tekellerin çıkarına hizmet etmekten kurtarılarak halkın yararına yeniden yapılandırılmalıdır.
  15. Üretici birlikleri, sendikalar, üniversiteler ile birlikte bağımsız ve demokratik bir tarım programı planlanarak, endüstriyel değil, ekolojik ve yenilenebilir bir tarımsal üretim, üreticilerin aynı zamanda tarım politikalarının belirlenmesinde söz ve karar sahibi olacağı bir sistem inşa edilmelidir.
  16. Küçük üreticilik teşvik edilmeli ve küçük üreticilerin kooperatifler biçiminde örgütlenmesi için özendirici olacak tarımsal teşvik ve desteklerin, büyük toprak sahipleri ve sermayedarlara değil, bu kesimlere verilmesi için tedbirler alınmalıdır.
  17. Kooperatif faaliyetleri ile aracılar ortadan kaldırılarak, topraktan rafa kadar olan sürecin üreticilerce örgütleneceği bir model yaratılmalıdır.
  18. Topraksız köylüye toprak verilmeli ve adil bir toprak reformu yapılmalıdır.
  19. Endüstriyel tarımın işçiye dönüştürdüğü yoksul köylülüğün sendikalaşması önündeki engeller kaldırılmalıdır.
  20. Kimyasal gübre ve tarımsal ilaçların kullanımı kontrol altına alınmalı, bunların yerine doğal gübre ve biyolojik mücadele yöntemleri geliştirmek suretiyle, zamanla bunların kullanımına tamamen son verilmelidir.
  21. Ekolojik yapının bozulmaması ve yenilenebilir bir tarımsal üretimin hayata geçirilmesi amacı kapsamında, sulamanın çoraklaşmaya yol açmaması için uygun tekniklerle yapılması, sulak alanların koruması ve plansız kuyu açmanın engellenmesi sağlanmalıdır.
  22. Tarım alanlarının erozyondan korunması için tedbirler alınmalıdır.
  23. İthal damızlık ve tek kullanımlık tohum uygulaması reddedilmesi, yerli damızlık ve tohum uygulamasını özendiren tedbirler alınmalıdır. GDO ve hormonlu üretime son verilmelidir.
  24. Balıkçılık alanında büyük ölçekli şirketlerin menfaatleri doğrultusunda balık neslinin tükenmesine neden olabilecek mevcut avlanma biçimleri yerine, emekçi halkın menfaatleri için dengeli ve eko sistemi gözeten bir balıkçılık anlayışı oluşturulmalıdır.
  25. Balık çiftliklerinin yapısı yeniden düzenlenerek ekosisteme uygun hale getirilmelidir.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ, yukarıda ileri sürülen ekonomik, demokratik ve sosyal talepler için yürüttüğü tüm faaliyetlerini proletarya iktidarı hedefiyle birleştirir ve mücadelesini sosyalizm bayrağı altında, antiemperyalist, antikapitalist ve enternasyonalist bir çizgide sürdürür.

Bu çerçevede tüm BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ kadrolarının özgül alanlarıyla birlikte öncelikli görevi işçi sınıfı içerisinde örgütlenmektir.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ, Türkiye işçi sınıfının devrim ve sosyalizm mücadelesi ile Kürt halkının yürüttüğü özgürlük mücadelesinin yollarının kesiştiği bilinci ile hareket eder. Bu gerçeklikten yola çıkarak Türkiye işçi sınıfına dayatılan ulusalcı, ırkçı ve milliyetçi politikalar karşısında proletarya enternasyonalizmi ve halkların kardeşliği temelli politikaları işçi sınıfı içerisinde örgütlemeyi aslî görevlerinden biri olarak görür.

VII. KADINLARIN KURTULUŞU İÇİN MÜCADELE 

Bugün kadınları hayatın her alanında ikincilleştiren; emeklerine, bedenlerine, kimliklerine el koyan sistem, kapitalizmle iç içe geçmiş olan patriarkadır. Kapitalist patriarkaya karşı mücadelede önkoşul sosyalizm; yani kadınların ezilmesinin maddi temellerini ortadan kaldırmak, üretim araçlarının kapitalist mülkiyetine son vermektir. Ancak bu tek başına kadınların kurtuluşu için yeterli değildir. Çünkü kadın sorunu kapitalist üretim ilişkilerinin basit bir yansıması değil, binlerce yıllık patriarkal ilişkilerin kapitalizm tarafından devralınmasıyla ortaya çıkan özgün bir sorundur. Bu nedenle, soruna indirgemeci yaklaşmak, bu özgün konumu yok saymak ve kadınların kurtuluşunu tek başına sosyalizme havale etmek anlamını taşır.

Tarihsel süreç boyunca erkek egemenliği toplumun her alanında kök salmış, sınıfsal konumu ne olursa olsun bütün erkekleri kadınlar karşısında üstün bir konuma getirerek erkeklere özel bir iktidar alanı yaratmıştır. Bugün yalnızca patronlar değil, işçi sınıfından erkekler de kadınların ezilmesinden çıkar sağlamaktadır. Bu nedenle, kadınların kurtuluşu için verilen mücadele, bugün olduğu gibi, yarın devrimden sonra da sürecektir. Ancak iktidarın işçi sınıfı tarafından alınmasından sonra, bu iktidarın maddi temelleri ortadan kalkacak, kadınların kurtuluşları için örgütlenmesinin önü açılacaktır.

Her ulustan, sınıftan veya toplumsal kesimden kadın, kadın olmaktan kaynaklanan ortak bir ezilmişlik yaşamaktadır. Bu ortak ezilmişlik, tüm kadınları, yalnızca kadınlardan oluşan bir mücadelenin ve kadın hareketinin doğal bileşeni haline getirir. Bu noktada, her türden ezilme ve sömürüye karşı olan partimiz, kadın kurtuluş hareketinin taleplerini destekler.

Kadın kurtuluş mücadelesinde farklı kadınların farklı ezilmişlikleri olduğu bir gerçektir. Kadınlar arasında sınıfsal, ulusal vb. farklılıklar, onların kadın hareketi içinde de taleplerini zaman zaman ayrıştırabilir. Bununla birlikte kadın kurtuluş mücadelesi bir bütünlük arz eder ve BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ’li kadınlar farklı talepleriyle bir araya gelen tüm kadınları hareketin meşru bileşenleri olarak kabul eder. Buradan hareketle ortak mücadeleyi ve eşit haklı temelde birlikte hareket etmeyi önüne koyar. Bu bağlamda Kürt kadınları başta olmak üzere aynı coğrafyayı paylaşan Ermeni, Rum, Arap, Laz, Çerkes, Süryani kadınlarla ortak mücadeleyi ve dayanışmayı önemser ve sürekli kılmayı hedefler.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ’li kadınlar, erkek egemen rekabetçiliğe karşı, kadınların mücadele içinde dayanışmacı ilişkiler geliştirmesi için çalışır. Parti kadın politikalarını oluştururken devletten, sermayeden, her türlü burjuva ideolojisinden kemalizmden, şovenizmden, militarizmden, dini radikalizmden, faşizmden, erkeklerden ve erkek egemenliğinden bağımsız bir hattı benimser. 

KADINLARIN KURTULUŞU İÇİN:

  1. Kadınların kurtuluşu için ekonomik, siyasal, toplumsal ve hukuki bütün alanlarda kadınlara yönelik ayrımcılığa karşı mücadele edilmelidir. Siyasetten çalışma yaşamına, erkeklerin binlerce yıldır gasp ettiği hakların kadınlar lehine eşitlenebilmesi için ekonomik, politik ve toplumsal alanda her düzeyde pozitif ayrımcılık ve kota uygulanmalıdır.
  2. Kadınların toplumsal yaşama katılımının önündeki tüm engeller kaldırılmalı, kadının ekonomik bağımsızlığını kazanması teşvik edilmeli, ev ve bakım işleri toplumsallaştırılmalıdır. Yerel yönetimler ve kamu kurumları tarafından finanse edilen, ücretsiz hizmet veren, kullananlarca ve çalışanlarca denetlenen yemekhane, çamaşırhane ve kreşler açılmalıdır.
  3. Kadınların vasıfsız, ucuz ve yedek iş gücü olmalarına karşı mücadele edilmeli, kadınlara yönelik ücretsiz mesleki kurslar açılmalıdır.
  4. Kadınların eşit haklı ve eşdeğer işe eşit ücretli olarak her alanda çalışma, eğitim görme hakkının sağlanması için pozitif ayrımcı politikalar uygulanmalıdır.
  5. Kadınların güvencesiz çalıştırılmasına; gebelik, doğum, emzirme, hastalık gibi gerekçelerle işten atılmalarına ve işyerinde cinsel taciz, tecavüz, mobbing ve her türlü şiddete karşı mücadele edilmelidir.
  6. Cinsiyetçi iş bölümünün ürünü olan kadın – erkek işleri ayrımının ortadan kaldırılması hedeflenmelidir. Kadınları, ev kadını, sekreterlik, hemşirelik ve öğretmenlik gibi “kadın” işlerine iten her tür baskı ortadan kaldırılmalıdır.
  7. Eğitimde fırsat eşitliği sağlanmalı, kadınlar tüm eğitim kurumlarına ve mesleki eğitim programlarına serbestçe ve parasız olarak yararlanmalıdır. Geleneksel olarak erkeklerin çalıştığı dallara girebilmelerini ve daha önceden kendilerine kapalı olan meslek ve vasıfları öğrenebilmelerini kolaylaştırabilmek için kadınlar lehine tedbirler alınmalıdır.
  8. İlköğretimden yükseköğrenime; ders kitaplarından militarist disiplin anlayışına kadar erkek egemen, cinsiyetçi eğitim sistemi dönüştürülmelidir.
  9. Kadın bedeni üzerinde erkeğin, ailenin ve/veya toplumun söz sahibi olabilmesine olanak sağlayan her tür yasa veya fiili uygulama kaldırılmalıdır.
  10. Erkeklerin eş, kız kardeş, anne üzerinde namus kaynaklı baskılarını, fiziksel şiddet ve cinayet suçlarını onaylayan, bu şiddet suçlarının cezasına indirim uygulayan yasalar iptal edilmelidir.
  11. Kadın bedeni üzerinde karar hakkı sadece kendisine aittir. Kadınların çocuk doğurup doğurmamalarına devletin hiçbir kurumu ya da kişiler müdahale etmemelidir.
  12. Kadınlar istedikleri kürtaj ya da doğum kontrol yöntemini serbestçe seçebilmelidirler. Kürtaj ve doğum kontrolü parasız olmalı ve özel merkezler kurulmalıdır.
  13. Kadınların uygun sağlık koşullarında doğum yapmaları sağlanmalıdır.
  14. Doğum kontrol yöntemleri kadın ve erkek için eşit şekilde geliştirilmeli ve uygulanmalıdır.
  15. Tıbbi ve hukuki zorunluluklar dışında bekâret kontrolü uygulamasının önüne geçilmelidir.
  16. Evde, işte, sokakta, gözaltında ve/veya savaşta şiddete ve cinsel şiddete maruz kalmış kadınların başvurabileceği, onlara danışmanlık yapan devletin baskıcı aygıtlarından bağımsız, kadın denetiminde özel merkezler ve sığınma evleri oluşturulmalıdır.
  17. Gerek TCK kapsamındaki, gerekse yerel yönetimlerde kadına yönelik şiddet konusundaki kadınların kazanımlarıyla elde edilen mevcut yasalar uygulanmalı ve yasaların kadınların talepleri doğrultusunda geliştirilmesi sağlanmalıdır.
  18. Anayasa, ceza yasası, medeni yasa başta olmak üzere bütün yasal mevzuat demokratik, eşit hale getirilip her türlü cinsiyetçilikten arındırılarak yeniden düzenlenmelidir.
  19. Aile içi şiddet, evlilik içi tecavüz ve ensestin önlenmesi devletin sorumluluğundadır. Bunun için önleyici çalışmalar (sağlık kuruluşları, danışma merkezleri, medya yoluyla) yapılmalıdır.
  20. Gözaltında ve cezaevlerinde kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz engellenmeli, bu konudaki davalar hızla sonuçlandırılmalıdır.
  21. Devletler uluslararası ceza mahkemelerinin yargılama yetkisini tanımalı ve savaşlarda işlenen tecavüz, cinsel istismar ve fuhuşa zorlamayı savaş suçu saymalıdır. Savaşta yaşanan kadına yönelik sistemli şiddet savaş suçu kapsamında yer almalı ve bağımsız, uluslararası mahkemelerde yargılanmalıdır.
  22. Savaş sırasında cinsel şiddete uğramış kadınların davaları hızla sonuçlandırılmalı, tecavüzcüler savaş suçlusu ilan edilmelidir.
  23. Savaş nedeniyle göç etmiş, farklı etnik kökenden ya da azınlık kadınlar için yerel yönetimler tarafından danışmanlık ve kültürlerini geliştirme merkezleri açılmalıdır.
  24. İnsan ticaretinin önemli bir bölümünü oluşturan kadın ticaretinin önüne geçilmelidir.
  25. Sokakların kadınlar için güvenli olması için kamu taşımacılığının, sokak aydınlatılmasının ve diğer kamu hizmetlerinin düzenlenmesi gerekmektedir.
  26. Kadınlar tüm eğitim kurumlarından ve mesleki eğitim programlarından serbestçe ve parasız olarak yararlanmalıdır. Geleneksel olarak erkeklerin çalıştığı dallara girebilmelerini ve daha önceden kendilerine kapalı olan meslek ve vasıfları öğrenebilmelerini kolaylaştırabilmek için kadınlar lehine tercihli tedbirler alınmalıdır.
  27. Kadınları toplumsal cinsiyet rollerinin bir uzantısı olarak sekreterlik, hemşirelik, öğretmenlik gibi mesleklere yönelten toplumsal baskı ve yönlendirmeler ortadan kaldırılmalıdır. 

VIII. KÜRT ULUSUNUN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI İÇİN MÜCADELE

Kürt sorunu, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşen “emperyalist çözüm” sürecinde Kürdistan coğrafyasının dört parçaya ayrılmasıyla ortaya çıkan bölgesel bir ulusal sorundur. Bu tarihsel sürecin bir parçası olarak Türkiye’de Kürt sorunu güdük kalmış burjuva demokratik devrim sürecinden bugüne devredilen “yapısal bir sorun”dur ve demokrasi bahsinde “sorunların sorunu” olma özelliği taşımaktadır. Sorunun temelinde Anadolu ve Mezopotamya halklarından oluşan zengin Türkiye ve Kürdistan mozaiğini tek bir kalıba dökerek tek uluslu, tek kimlikli, tek dilli, tek inançlı, “sınıfsız ve imtiyazsız bir toplum” yaratmaya dayalı monolitik ve milliyetçi ideoloji ve bu ideolojinin temellik ettiği inkârcı, asimilasyoncu politikalar yatmaktadır. Sorunun bütün Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca “çözümsüzlük” sürecine sürüklenmesinin ve “kronik karakter” kazanmasının başat nedenini, devletin geleneksel inkârcı ve asimilasyoncu politikalardaki ısrarı, Kürtlerin ulusal varlığının ve coğrafyasının reddedilmesi, kendi siyasi geleceğini özgür iradesiyle belirleme hakkının tanınmaması, gasp edilmiş temel ulusal demokratik haklarının (kimlik, dil, kültür…) iade edilmemesi oluşturmaktadır.

Bütün tarihsel süreç boyunca yaşanan pek çok “Kürt kalkışması”nda ileri sürülen özgürlük talepleri siyasal ve askeri zor yoluyla bastırılarak, sorun bugünlere taşınmıştır. Sorun egemen güçlerce iddia edildiği gibi bir “terör sorunu” değil, demokrasi sorunudur. Kürt halkının, çeyrek yüzyılı aşkın bir zamandır süren savaş ve şiddet politikalarının ağır ve yıkıcı sonuçlarına karşın uzattığı barış elinin tutulmaması, Kürt özgürlük hareketinin şu veya bu yöntemle tasfiye edilmek istenmesi, barışçıl ve demokratik siyasal yöntemlerin devre dışı bırakılması, referansını şovenist karakter kazanmış aynı milliyetçi Kemalist ideolojiden, aynı tarihsel reflekslerden almaktadır.

Ne var ki, Kürt halkı bütün bastırma, sindirme ve yok etme politikalarına karşın, ağır bedeller ödeyerek siyasi geleceğini kendi eline alma ve istediği gibi yaşama arzusu doğrultusunda yürüttüğü örgütlü kitlesel mücadele sonucunda inkâr ve asimilasyon gömleğini yırtmayı başarmış ve varlığını egemen güçlere kabul ettirmiştir. Böylece Kürt sorununda “Kürt yoktur” tezine dayanan “klasik inkâr” siyaseti aşılmış, ancak yerini Kürtlerin ulusal varlığını, coğrafyasını ve ulusal demokratik haklarını yok sayan ve “bireysel haklara” indirgeyen “liberal inkâr siyaseti” almıştır.

Türkiye, inkâr politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıkmış, yıllardır süren kirli savaşın ağır sonuçlarıyla yüz yüzedir. Savaş binlerce insanın canına mal olmuştur. On binlerce insan sakat kaldı. Bir o kadarı zindanlara atıldı. Ormanları yok edilen bölgenin ekolojik dengesi bozuldu, demografik yapısı çarpıklaştı. Meralar, zorla göç ettirme nedeniyle boşaldı. Ekonomik yapı altüst oldu, hayvancılık yıkıma uğradı.

Kürt sorunu yalnızca Kürtlerin değil, Türklerin de sorunudur. Çeyrek yüzyılı aşkın bir zaman boyunca Kürt özgürlük mücadelesine karşı egemen güçlerce şoven milliyetçi ajitasyon eşliğinde yürütülen çok yönlü saldırı, yalnızca Kürt halkının büyük acılara boğulmasına ve siyasi geleceğinin engellenmesine neden olmakla kalmamış, aynı zamanda Türkiye’de işçilerin ve emekçilerin zihinlerinin bulanmasına ve sınıf mücadelesinin ekseninden kaydırılarak kendi siyasi iktidar hedefinden uzaklaşmasına da yol açan olumsuz bir rol oynamıştır. Bugün Türkiye’de sömürülen bir sınıfın mensupları işçilerin, emekçilerin, kent ve kır yoksullarının, aynı zamanda ezilen bir ulus olan Kürtlerin kendi siyasi geleceklerini belirleme haklarını tanımaları, savunmaları ve onun için mücadeleye atılmaları temel güncel ve tarihsel bir görevidir. Bu görev aynı zamanda Kürt halkının ve onun örgütlü gücünün militarist yöntemlerle ezilerek yok edilmek istenmesine de, liberal yöntemlerle tecrit ve tasfiye edilmek istenmesine de karşı çıkmayı ve şovenizme karşı tutarlı mücadele etmeyi zorunlu kılar.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ, bu perspektif ve saptamalara bağlı olarak eş zamanlı iki temel görevi yerine getirmek ve “birleşik devrim süreci”ne dönüştürmek için:

  1. Türkiye’de işçileri ve emekçileri egemenliği altına alan şoven milliyetçi ideolojinin etkilerinin kırılarak enternasyonalist bir sınıf bilincinin geliştirilmesi ve ulusal dar görüşlülüğün aşılarak Kürt halkının siyasi geleceğini bizatihi kendi belirleyebileceği ve istediği gibi yaşayabileceği toplumsal ve siyasal koşulların yaratılması için çalışacak ve Kürt halkının ileri sürdüğü ulusal demokratik talepleri (kimlik, dil, kültür) destekleyecek ve onunla dayanışma içinde olacaktır.
  1. Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin kurtuluş mücadelesiyle Kürt halkının özgürlük mücadelesini birleştirecek bir “stratejik ittifak” politikasını kuvveden fiile dönüştürecek, böyle bir ittifak etrafında bütün toplumsal muhalefeti bir “demokratik cephe”de birleştirip mücadeleye yönlendirmek için üzerine düşen görevleri etkin biçimde yerine getirecektir.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ:

  1. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını kullanmasının önündeki tüm engellerin kaldırılması
  2. Kürt Sorunu’nun barışçı, demokratik siyasal çözümü için ilk adım adım olarak, savaşa son verilmesi, silahlı çatışmanın en temel sonuçlarının ortadan kaldırılması
  3. Kürt halkının bedeller ödeyerek elde ettiği kazanımların savunulması
  4. Siyasal suçlardan hüküm giymiş olanlara genel siyasi af ilan edilmesi
  5. Ana dilde eğitim, öğretim ve yayın özgürlüğünün eksiksiz ve tastamam tanınması
  6. Kürtlerin politik örgütlerinin yasal güvenceye kavuşturulması
  7. Geçmişte Olağanüstü Hal bölgesinde zorunlu göçe tabi olanlardan yerlerine geri dönmek isteyenlere gerekli olanakların sağlanması, uğradıkları bütün zararların tazmin edilmesi
  8. Göç edenlerin topraklarına, meralarına el koyan, bölge sivil halkına karşı sürekli şiddet uygulayan koruculuğun kaldırılması
  9. Devlet içinde yuvalanarak, çeteleşip komplo ve cinayetler düzenlemiş bütün sorumluların yargılanarak, cezalandırılması, özel kuvvetlerin, paramiliter grupların ve kontrgerillanın dağıtılması

için mücadele eder. 

  1. I ULUSAL AZINLIKLARIN EŞİTLİK VE ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN MÜCADELE

Tarihçilerin “imparatorluğun en uzun yüzyılı” olarak adlandırdıkları, Osmanlı Devleti’nin dağılma dönemi, bir yandan devletin mali ve giderek siyasi alanda bağımsızlığını yitirerek emperyalizmin yarı sömürgesi haline dönüşmesine, diğer yandan imparatorluğu oluşturan birçok halkın ulusal bilinçlerine kavuşarak Osmanlı’ya karşı ulusal kurtuluş bayrağını yükseltmelerine ve bağımsız devletler halinde örgütlenmelerine tanık olmuştur.

Kendisini “millet-i hâkime” ve “devletin asli unsuru” olarak niteleyen Türk askeri ve sivil bürokrasisi, uzun bir süre imparatorluğun dağılma sürecini durdurmaya, ulusal kurtuluş mücadelelerini askeri ve siyasi zor yoluyla bastırmaya, imparatorluğu oluşturan halkları “ittihad-ı anasır”(unsurların birliği) ve “Osmanlıcılık” ideolojik şemsiyeleri altında bir arada tutmaya gayret sarf etmiş; bu doğrultuda Gülhane Hattı Hümayunu, Tanzimat Fermanı, Kanun-u Esasi gibi bazı köklü reformları hayata geçirmiştir. Ancak söz konusu yasal düzenlemeler ile ezilen halklara getirilen hakların ve “kanun önünde eşitlik” ilkesinin, egemenlerin samimiyetsiz ve ikiyüzlü tutumları ile kâğıt üzerinde bırakılması, ezilen halkların özgürlük ve bağımsızlık arzularını daha da körüklemiş ve zaten ekonomik ve sosyal gelişimin ulaşmış olduğu düzey itibarı ile çoktan ölüm saati çalmış olan çok uluslu imparatorluğun dağılarak yerini burjuva ulus devletlere terk etme sürecini hızlandırmıştır.

Gerek ezilen halkların ulusal kurtuluş mücadeleleri karşısında Osmanlıcılık siyasetinin iflas etmesi, gerekse İngiltere, Fransa ve Rusya başta olmak üzere emperyalistlerin Osmanlı ülkesini aralarında paylaşma stratejilerini kuvveden fiile çıkarmaları, Türk askeri ve sivil bürokrasisinde giderek milliyetçi, pantürkist, Turancı eğilimlerin güç kazanmasına yol açmıştır. Geç milliyetçiliğin bütün karakteristiklerini gösteren ve Balkan Savaşı bozgunu sonrasında giderek şoven bir nitelik kazanan Türk milliyetçiliğinin siyasi temsilcisi haline dönüşen İttihat ve Terakki Partisi, Osmanlıcılık siyasetini terk ederek Anadolu’yu Hrıstiyan halklardan arındırma politikasını benimsemiş ve bu politikayı katliamlar, sürgünler, yağmalamalar yoluyla hayata geçirmiştir.

Daha I. Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesinde, Ege kıyılarında yaşayan çok sayıda Rum baskın, yağma, öldürme ve tecavüz hareketleri ile sindirilerek Yunanistan’a kaçmaya zorlanmış, ardından en kapsamlısı 1922 sonrasında olmak üzere gerçekleştirilen bir dizi mübadele ile Anadolu’daki Rumlar ve Yunanistan’daki Türkler yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan koparılarak yer değiştirilmiştir

Ermeniler ise 1915 yılında “tehcir” adı altında soykırıma uğratıldılar. Osmanlının öncesinde ve devamında Ermenilerin, Rumların, bilcümle Hıristiyan halkların bu topraklarda ürettikleri değerler silsilesi birden yok sayılarak, örneğin neredeyse bin yıllık Ermeni sanatı ve mimarisi hiç yokmuş gibi anlatılarak, halk nezdinde “Ermeni” “Rum” kavramları hakaret için kullanılan birer unsur haline getirildi.

Asurî-Süryani halkı da Ermeniler ve Rumlara reva görülen katliam ve mezalimlerden nasibini aldı. Demografik yapının siyasi ve askeri zor yoluyla değiştirilmesi, Anadolu’nun kadim uygarlıklarından olan bu halkların bu topraklardan yok edilişi, mağdurları hâlâ yaşamakta olan yakın tarihin bir meselesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısında dikilmeye devam etmektedir.

Kürt ulusal sorununun temelinde Kürt halkının varlığının inkârı yatarken, Anadolu’da yaşayan gayrimüslim unsurlar Lozan Anlaşması’nın kendilerine verdiği azınlık statüsüyle güya resmen tanınmakta ancak Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devam etmekte olan sistematik bir aşağılama, saldırı, yok etme politikasının mağduru olarak günümüzde varlıklarını çok sınırlı bir düzeyde, gün be gün azalarak sürdürebilmektedirler.

Osmanlının devamı olmadığını, dolayısıyla o dönemde işlenen suçların ortağı olmadığını ilan eden ve Lozan Anlaşması’yla Ermenilere, Rumlara (sadece İstanbul’da yaşayanlara) ve Yahudilere kısmi kültürel haklar tanıyan burjuva Cumhuriyet, tüm tarihi boyunca azınlıkların varlığını sona erdirmeye dönük olarak hayata geçirdiği çeşitli yok etme, sürme, sindirme hamleleriyle Osmanlı politikalarının devamcısı olduğunu ortaya koymaktan geri durmamıştır.

Bu doğrultuda CHP iktidarında sermayeyi Türkleştirmek ve azınlıkların varlıklarına son vermek için Varlık Vergisi yürürlüğe kondu, vergiyi ödeyemeyen Müslüman olmayan yurttaşlar Aşkale’de çalışma kamplarına sürüldü. Demokrat Parti iktidarında 6-7 Eylül “Olayları” denilen devletçe örgütlenmiş kontrgerilla saldırıları düzenlendi. Lozan Anlaşmasında hukuki statüye kavuşturulmuş olan Heybeliada Ruhban Okulu 1974’te kapatıldı, bir daha da hiçbir hükümet tarafından açılmadı. Hükümetler gelip geçti ama azınlıkların varlığına son verme çabası bir devlet politikası olarak egemenlerce sistematik olarak sürdürüldü, halen de sürdürülmektedir.

Egemenler Osmanlı’nın dağılma sürecinde yaşanmış travmaların Müslüman halk nezdindeki etkisini kullanarak ve bu travmaların yeniden yaşanabileceği korkusunu körükleyerek, toplumun demokratikleşmesini engellemeye çalışmakta, azınlıklara karşı gerçekleştirilen mezalimlerin mağdurlarının adalet talepleri karşısında, resmi-gayrı resmi her türlü kanaldan yurttaşlara milliyetçiliğin ve şovenizmin zehrini akıtmaktadırlar.

Egemenlerin halklar arasında karşılıklı nefret ve düşmanlığı kışkırtan, milliyetçi-şoven propagandalarının etkisini kırmak, milliyetçiliğin halklara reva gördüğü zulüm ve haksızlıkların gerek tarihsel gerek güncel boyutlarıyla teşhir edilmesinden, uydurma resmi tarih anlayışına son verilmesinden, azınlıklara ilişkin olarak adil, insancıl, halkların kardeşliğine dayanan bir pozitif ayırımcılığın hayata geçirilmesinden geçmektedir.

Ulusal baskı ve asimilasyon politikaları sadece gayrimüslim azınlıklara değil, Çerkezler, Lazlar, Araplar, Romanlar ve Boşnaklar ve diğer etnik azınlıklara mensup yurttaşlara da yöneltilmekte, ülkemizin çok kültürlü toplumsal yapısı egemenlerce hâkim ulus şovenizminin dikte ettiği monolitik bir kalıba dökülmek istenmektedir.

Bu sorunlar inkâr edilmeye, yok sayılmaya devam edildiği müddetçe halkların demokratik, adil, özgürlükçü, insan haklarından yana bir düzende kardeşçe bir arada yaşama hakkına ulaşması mümkün olamayacaktır.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ:

  1. Ülkenin çok kimlikli ve çok kültürlü yapısı üzerindeki her türden tek tipleştirici basıncın kaldırılarak, tüm kimlik ve kültürlerin kendilerini demokratik bir biçimde ifadesinin olanaklarının yaratılması
  2. Yaşadığımız topraklarda var olan farklı kimliklerin, kendilerini ifadelerinin önündeki engellerin kaldırılması
  3. Ermeni Soykırımına ilişkin olarak devletin özür dilemesi, bağımsız uluslararası komisyonlarca gerçekleri araştırma heyetinin kurularak ülkelerine geri dönmek isteyen soykırım mağduru Ermenilerin soyundan gelenlere maddi teşvik ve kolaylıkların sağlanması
  4. Emperyalist ve sömürgeci devletler tarafından yeryüzündeki diğer halklara karşı gerçekleştirilen benzeri tüm olayların soykırım olarak tanınması ve bu konuda uluslararası alanda yaşanan çifte standarda son verilmesinin sağlanması

için mücadele eder.

 

  1. CİNSEL YÖNELİM VE CİNSİYET KİMLİĞİ AYRIMCILIĞINA KARŞI MÜCADELE

Erkek egemen sistem, yalnızca kadın cinsini toplumda ikincilleştirmekle kalmamış, erkeklik modeline tehdit olarak gördüğü tüm farklı yönelim ve kimlikleri de baskı altında tutmuş, yasaklamaya çalışmıştır. Heteroseksüelliğin norm olarak dayatıldığı ve diğer yönelimlerin, cinsiyet kimliklerinin yok sayıldığı; lezbiyen, gay, biseksüel, travesti, transseksüel, interseksüel (LGBTİ) yurttaşlara yönelik ayrımcılığın uygulandığı, nefret suçlarının arttığı bir toplumsal hayatta eşitlikten söz edilemez. LGBTİ’lere yönelik taciz, psikolojik şiddet, tecavüz, kötü muamele, işkence ve nefret cinayetleri gibi insan hakları ihlalleri; toplumda yaygın olan homofobi ve transfobi kabul edilemez.

LGBTİ’ler iş bulamamakta, iş bulabildikleri noktada güvencesiz ve geleceksiz çalıştırılmakta, iş bulabilmek için kimliklerini gizlemek zorunda kalmaktadırlar. Travesti ve transeksüeller iş yaşamından dışlanarak, para karşılığında seks yapmaya zorlanmaktadır.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ’nin hedefi olan Sosyalizm, bütün insanların cinsel yönelim, cinsiyet kimliği veya ifadesi ayrımcılığına maruz kalmadan eşit olarak yaşayabileceği bir düzendir.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ, LGBTİ’lerin ve örgütlerinin meşruiyet ve özgürlük taleplerini destekler, lehte ayrımcılık ile toplumsal yaşam içinde desteklenmesini savunur ve cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığına karşı mücadele etme perspektifini benimser. Bu perspektiften hareketle:

  1. LGBTİ’lere yönelik cinsel yönelim ve/veya cinsel kimlik kaynaklı yasalarda var olan tüm ayrımcı ve baskıcı maddelerin kaldırılması
  2. Anayasa’nın ayrımcılıkla ilgili maddesine “cinsel yönelim” ibaresinin de eklenmesi
  3. Nefret cinayetlerinin TCK’da suç kapsamına alınması
  4. LGBTİ örgütlerinin özgürlüklerinin kısıtlanmaya çalışılmasına derhal son verilmesi
  5. LGBTİ’lere istihdam sağlanması
  6. LGBTİ’lere çalışma hayatından, siyasete lehte ayrımcılık uygulanması

için mücadele eder.

  1. GENÇLİĞİN EŞİTLİK VE ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN MÜCADELE

Türkiye, nüfusunun büyük bir bölümü genç olan bir ülkedir. Bu durum bile gençliğin önemi hakkında fikir vermektedir. Gençliğin politik ve mesleki anlamda bir kimlik edinme süreci olması bu önemin daha fazla artmasını sağlamaktadır. Egemen sınıflar gençliğin bu öneminin farkında olduklarından dolayıdır ki bu kimlik edinme sürecine çeşitli yol ve yöntemlerle müdahale etmekte ve gençliğin sisteme potansiyel muhalefetini en aza indirmeye çalışmaktadırlar. Egemen sistem bu müdahaleyi gençliğin depolitizasyonuyla gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Gençliğin depolitizasyonu futbol fanatizmi, pop veya arabesk kültürü, uyuşturucu, alkol vb. bağımlılığı üzerinden sağlanmaya çalışılmaktadır. Gençlik içinde giderek artan ulusalcı-milliyetçi propaganda ise gençliğin sisteme bağlanmasını sağlamaya dönük bir adım olarak şekillenmektedir. Ayrıca neoliberal ideolojinin bir yansıması olarak toplumdan kopuk, bireyci insanlar yetiştirme çabası gençlik alanında hızla yayılma eğilimindedir. Gençlik sistemin kendine biçtiği görevle, kendisinin toplumda özgürce yer edinme hedefi arasında sıkışmıştır ve bu durum gençlerin potansiyel birer muhalif olmalarını sağlamaktadır.

Gerçekte gençlik çoğunlukla toplumsal yaşamın en mağdur edilmiş, en alta itilmiş kesimlerindendir. Kirli savaşa gönderilip cenazeleri üzerinden hamaset yapılan, zorunlu askerliğin sultasında yaşamak zorunda bırakılan, fabrikada en önce işten çıkarılan, iş güvencesiz ve ucuza çalıştırılan, işsiz bırakılan, potansiyel suçlu olarak görülen, töre cinayetlerine uğratılan, zorla evlendirilen kısacası kendi geleceklerini özgürce belirlemelerine izin verilmeyen bir kesimdir. Bununla beraber toplumun en dinamik ve değişime en açık kesimlerinden de bir tanesidir. Gençlik sınıfsal olarak homojen bir nitelik arz etmez. İşçi ya da köylü gençlik doğrudan bir sınıfsal tanımlama iken, öğrenci gençlik için sınıfsal bir tanımlama söz konusu olmaz. Öğrenci, kendi ailesinin ait olduğu sınıfın üyesidir. Gençlerin genç olmaktan kaynaklanan sorunları olduğu gibi işçi, köylü, kadın, öğrenci olmaktan kaynaklanan sorunları da vardır. Bu açıdan BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ GENÇLİĞİ, faaliyetlerini bu farklılaştıran ve ortaklaştıran noktaları görerek yapacaktır.

Gençliğin bir bölümü üretim faaliyetine işçi veya köylü olarak katılır, biraz daha eğitim görme ayrıcalığı elde eden diğer bir bölümü ise beyaz yakalı işçiler olarak yaşamlarına devam ederler. Son bir halkaysa ‘zirveye’ ulaşarak sistemin ideolojik politik devamından birinci derece sorumlu (askeri ve sivil bürokrasi, bir kısım aydın vb) kesimleri oluştururlar. Üretim sürecinin karmaşıklaşması ve gelişmesiyle beraber bugün eğitim basit olarak “yurttaşlık okulu” işlevini aşmış vasıflı emek gücü üretecek bir işlev edinmiştir. Sermaye birikimi ile yakından ilgili bir alan olarak eğitim kamusal alandan özele geçmeye başlamıştır.

Ülkemizde gençliğin büyük bir kısmı apolitiktir. Politik olan gençlik kesimleri ise milliyetçi-faşist, İslamcı, yurtsever ve sosyalist olarak sınıflanabilir. Sosyalist gençlik de kendi içinde ulusalcı ve enternasyonalist sosyalistler olarak ikiye ayrılabilir. Kendisini enternasyonalist bir sosyalist gençlik örgütü olarak gören BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ GENÇLİĞİ, siyasi mücadelesinin stratejik müttefiki olarak Kürt yurtsever gençliğini görmektedir. BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ GENÇLİĞİ, vereceği ideolojik politik mücadeleyle apolitik gençliği sosyalizme ve kendi gençlik yapısına kazanmaya çalışacak, diğer yandan milliyetçi-faşist kesimlerle mücadelesini ödünsüz sürdürecektir. BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ GENÇLİĞİ, liberal ve ulusalcı sol anlayışların gençlik içindeki her türlü yansımasına karşı ideolojik mücadele verecektir.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ, gençliğin bağımsız olarak örgütlenmesini savunur. Bu bağımsızlığın sınırı gençliğin BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ’nin Marksist-Leninist ideolojisine ve parti politikalarına bağlılık, örgütsel olarak bağımsızlık biçiminde şekillenmiştir. BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ gençliğin yaratıcı inisiyatifinin açığa çıkması için örgütsel bağımsızlığı bir olmazsa olmaz olarak görmektedir.

Gençliğin eşitlik ve özgürlüğü için:

 

  1. Gençliği nesneleştiren, küçük gören anlayışlar terk edilmeli her gencin özgür gelişiminin önündeki ekonomik, sosyal, kültürel, ulusal, cinsel engeller kaldırılmalıdır.

 

  1. İşsizler arasında ciddi bir oran oluşturan gençlik kesimlerinin işsizlik sorununa yönelik adımlar atılmalıdır.

 

  1. Gençliği ucuz işgücü olarak çalıştırma eğilimine karşı önlemler alınmalıdır, genç olduğu için daha ucuza çalıştırılma durumunun önüne geçilmelidir.

 

  1. Üniversite bileşenlerinin öğrenciler de dâhil sendikal-politik örgütlenme hakları korunmalıdır, özelleştirilmiş alanlar kamulaştırılmalıdır.

 

  1. Vakıf üniversiteleri ve özel üniversiteler kamusal eğitim alanına sokulmalıdır.

 

  1. Katkı payları, zorunlu bağışlar, harçlar kaldırılmalıdır. Eğitime ayrılan bütçe askeri harcamalardan kesilerek ve zenginlerin ciddi vergilendirilmesiyle arttırılmalıdır.

 

  1. Üniversite-sermaye işbirliğini temsil eden Teknokentler gibi bütün organizasyonlar kapatılmalıdır.

 

  1. Akademik personele ticari yasak getirilmeli, ordu dâhil bütün sermaye gruplarıyla ilişkileri sıkıca denetlenmelidir.

 

  1. Herkese eşit, parasız, bilimsel, anadilde ve cinsiyet ayrımcı olmayan eğitim sağlanmalıdır.

 

  1. Öğrenciler ve öğretmenler arasında eşitsizlik yaratan özel dershaneler kapatılmalı, özel ders yasaklanmalıdır.

 

  1. Militarizmin eğitim alanındaki tüm yansımaları ortadan kaldırılmalıdır.

 

  1. Eğitim süreci ilköğrenimden üniversiteye demokratikleşmelidir.

 

  1. Üniversitelerde ve eğitimin diğer bölümlerinde düşünce ve örgütlenme özgürlüğü önündeki tüm engeller ortadan kaldırılmalıdır.

 

  1. Araştırma konularının seçilmesinden, müfredatların belirlenmesine, üretilen bilginin toplumsal yaşamdaki kullanışından üniversitelerin yönetimine kadar, öğrencilerin, öğretim görevlilerinin ve üniversite çalışanlarının söz hakkı bulunmamaktadır. YÖK ile cisimleşen bu akademik düzen değişmelidir.

 

  1. YÖK tarafından formüle edilen ve öğrencilerin yönetimde söz sahibi olmaları için ortaya atılan ÖTK’lar öğrenci temsiliyetine ve kurullarda söz ve oy hakkına sahip değildir. Öğrencilerin üniversite yönetimine katılımları sağlanmalıdır.

 

  1. Liselerde ders müfredatları, yönetmelikler, liselerin yönetimi gibi konularda öğrenciler karar mercilerinde yer almalıdır.

 

  1. Anadilde eğitim istisnasız bütün halklar için savunulmalıdır. Bu konuda ortaya çıkabilecek her türlü ırkçı ve şovenist söylemle mücadele edilmelidir. “Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” şeklindeki Anayasanın 42. maddesinde gerekli düzenlemeler yapılmalı, tüm etnik gruplar için bu hak garanti altına alınmalıdır.

 

  1. Üniversite yurtları ücretsiz olmalı, kadın ve erkek öğrencilere yönelik ayrımcı uygulamaların önüne geçilmelidir.

 

  1. Eğitimde cinsel eğitim dersleri uzmanlarca verilip yaygınlaştırılmalıdır.

 

  1. Kadınların eğitim hakkından yararlanmalarının önündeki engeller kaldırılmalı, pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır.

 

  1. Ders kitapları cinsiyet ayrımcı ifadelerden arındırılmalıdır.

 

  1. Kadınlarla ilgili veriler, belgeler, araştırma ve çalışmalar geliştirilmeli yaygınlaştırılmalı ve yükseköğrenim programları kapsamına alınmalıdır.

 

  1. Kadınların eğitime etkin katılımını önleyen ekonomik, dinsel, dilsel, bölgesel ve benzeri engeller kaldırılmalıdır.

 

  1. Çocuk sahibi üniversitelilerin kreşler, gündüz bakım evlerinden yararlanabilmeleri sağlanmalıdır.

 

  1. Liselerdeki disiplin yönetmeliği kaldırılmalıdır.

 

  1. Milli güvenlik vb. gibi militarist dersler kaldırılmalıdır.

 

  1. Lise giriş ve üniversite giriş başta olmak üzere bütün sınavlar kaldırılmalı, gençliğe sınavlara sıkışmadan gelişimini sağlayacağı imkânlar sağlanmalıdır.

 

  1. Gençlerin fiziksel ve psikolojik gelişimlerini tehdit edecek işlerde çalıştırılmaları engellenmelidir.

 

  1. Gençlerin toplumsal yaşama katılmalarının önünde var olan yasal engeller kaldırılmalı, seçilme yaşı 18’e indirilmelidir.

 

XII. KAPİTALİZM PİRAMİDİNİN EN ALTINDAKİLER: ÇOCUK HAKLARI İÇİN MÜCADELE 

Türkiye’de on binlerce çocuk, çocukların doğuştan sahip olmaları gereken, eğitim, sağlık, barınma; fiziksel, psikolojik veya cinsel sömürüye karşı korunma gibi haklarından faydalanamamaktadır.

Türkiye’deki çocuk hakları ihlalleri, insan hakları ihlallerinden çok daha geniş kapsamlı ve müdahale edilmesi daha zor bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çocuklar eğitim hakkından daha az yararlanmaya, emek sömürüsüne, şiddete, cinsel istismara daha fazla muhatap olmaktadırlar. Özellikle kız çocukları, bu sorunları katmerli bir biçimde yaşamaktadır. Bir diğer yandan, yıllardır süren kirli savaşın en önemli mağdurları bu savaştan ekonomik, sınıfsal, psikolojik olarak en çok etkilenen kesim olan çocuklardır. Yatılı bölge okulları ve devlet yurtları, çocuk cezaevleri asimilasyonun, cinsel istismar ve ayırımcılığın yoğun bir biçimde yaşandığı kurumlar olmuştur. Ayrıca Türkiye’de on binlerce çocuk sokakta yaşamak ve çalışmak zorunda bırakılmıştır. Bu çocuklar her türlü istismara açık durumdadırlar. Türkiye’de binlerce çocuk “terörist” ilan edilerek yirmi yıla varan cezalarla cezaevlerindedir. Çocuk cezaevlerinde devlet kaynaklı şiddet ve cinsel taciz-tecavüz vakaları hiç azımsanmaz boyutlardadır.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ:

  1. Çocukların sağlıklı bir çevrede, fırsat eşitliği içinde yaşamaları
  2. Her türlü sömürü ve istismara karşı korunmaları
  3. Çocuk emeğinin kullanımının yasaklanması
  4. Anayasa’da çocuklara karşı suç kavramının yer alması

için mücadele eder.

XIII. ENGELLİHAKLARI İÇİN MÜCADELE: ENGELLİ OLMAK, “ÖZÜRLÜ” OLMAK DEĞİLDİR

Türkiye’de yaklaşık sekiz buçuk milyon insan çeşitli oranlarda engelli olarak yaşamını sürdürüyor. Engellilerin önündeki en büyük engel, onları “özürlü” gibi gören bir “özürlü yaklaşım”ın toplumsal ve siyasal yaşamda baskın bir bakış açısı olarak öne çıkmasıdır. Engelliler, bu bakış açısı nedeniyle, adeta “zayıfların doğal bir seleksiyon içinde yaşamdan silinmesi” gibi sosyal-Darwinist yaklaşımlarla iktisadi, sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal, her alanda toplumsal yaşamın kıyısına itilmiş ve görmezden gelinmişlerdir. Son yıllarda engellilere yaklaşım konusunda belli bir bilincin gelişmeye ve sorunlarına duyarlılık gösterilmeye başlanması bu “hâkim bakışı” ve “acı gerçeği” değiştirmeye yetmez.

Oysa ki olağan yaşamı sürdürmeye elverişli insan organizmasındaki her hangi bir fiziksel uzvun veya uzuvların eksik olması, zihinsel yetilerin eksik veya yetersiz olması asla bir özür olarak görülemez. Bütün bunlar, insan yaşamını zorlaştıran birer “engel”den başka bir şey değildir.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ:

  1. Engellileri birer “özürlü” gibi gören hâkim bakış açısını köklü değişikliğe uğratacak bir “toplumsal eğitim seferberliği” başlatılması ve “toplumsal dayanışma” duygusu ve bilincini geliştirecek çalışmaların yapılması
  1. Engellilere yönelik “pozitif ayrımcılık” ilkesi uygulanması, bu uygulamanın toplumsal yaşamın her alanında (iktisadi, siyasi, sosyal, kültürel ve benzeri) “kota” ve benzeri yöntemlerle desteklenmesi
  1. Başta kentler olmak üzere, engellilerin tek başlarına yaşamlarını sürdürecek ve kendi kendilerine yeter hale getirecek alt yapı çalışmaları ile mimarı düzenlemeleri yapacak ve her düzeyde gerekli olan yapısal değişikliklere öncelik verilmesi
  1. Engellilerin üretime katılmalarının önündeki tüm engeller kaldırılması, insanca ve onurluca yaşayabilecekleri bir ücret politikası geliştirilmesi, yaşamın her alanında ihtiyaç duyulan tüm araçlar ile ulaşım, eğitim ve sağlık ve bakım gibi sosyal hizmetlerin ücretsiz sağlanması

için mücadele eder. 

XIV. YAŞANABİLİR BİR DÜNYA İÇİN MÜCADELE: KÜRESEL EKOLOJİK KRİZ YAŞAMI TEHDİT EDİYOR

Doğanın yıkımı sanayileşme, kentleşme, enerji ve nüfus artısı olmak üzere başlıca dört alanda gerçekleşmektedir. Kapitalizmin doğayı hammadde deposu olarak gören aşırı üretim ve tüketim tarzının yarattığı ekolojik krizin boyutu gezegendeki yaşamın sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir. Doğal yaşam kendini yenileyebilme kapasitesinin çok üzerinde baskıya maruz kalmakta, küresel iklim değişikliği, ekosistemlerin ve türlerin yok olması, ormansızlaşma, çölleşme, kuraklık, seller, aşırı tüketim sonucu ortaya çıkan sanayi ve evsel atıklar, tarım arazilerinin kimyasallarla kirletilmesi ve tarımın ancak kimyasal kullanılarak yapılabilmesi, milyonlarca yıl yok edilemeyen nükleer atıklar ve nükleer silahlanma tehdidi gibi sayılamayacak pek çok sorun ortaya çıkmaktadır.

Türkiye ekolojik yıkımdan en fazla etkilenen ülkelerden biridir. Deniz, göl ve akarsular kimyasal ve biyolojik atıklarla kirlenmekte, yer altı suları yanlış sulama politikaları sonucu çekilmekte, sulak alanlar kurutulmakta, su kaynakları ve verimli tarım arazileri ticari amaçlarla şirketlere verilmekte, ormanlık ya da makilik alanlar tahrip edilmekte, tarım alanlarına konutlar ve sanayi tesisleri yapılmakta, endemik bitki ve hayvanların soyu tükenmekte, sanayinin yaydığı baca gazlarıyla ve atıklarla sularımız ve atmosferimiz kirlenmektedir.

Kürt Sorunu’nun savaş politikalarıyla çözülmeye çalışılması bölgenin doğal yapısını alt üst etmiştir. Savaşta kullanılan mühimmatın toksik etkisi insanlara ve ekosisteme büyük zararlar vermiş, ormanlar yakılmış, akarsu boylarına barajlar ve bentler yapılmış, tarım alanları tahrip edilmiş ve demografik yapı bozulmuştur.

Türkiye’de ormanlık alanlar ve koylar bir avuç zenginin dinlenme mekânlarına çevrilmekte, yüz binlerce ağaç kesilerek golf sahaları yapılmakta, otel ve villalar inşa edilmekte, Türkiye doğası sermayeye peşkeş çekilmektedir.

İnsanın doğayla rekabet halinde geliştirdiği uygarlık anlayışının sonu gelmiştir. İnsanlık artık doğayı sömürülmesi gereken bir kaynak olarak görmeyi bırakarak, kendisinin doğada yaşayan diğer canlı türleriyle eşit hakka sahip olduğunu görmesi gerekmektedir. İnsanın doğayı yenme çabası gerçekte kendi yenilgisidir.

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ, “doğanın kurtuluşu” mücadelesinin yarına ertelenemez bir mücadele olduğunu ve antikapitalist bir perspektife sahip olunmaksızın başarı elde edilemeyeceği gerçeğinden hareketle politikalarına yön verir, tüm doğal çevrenin tahribine yönelik tutumları “doğaya karşı suç” kapsamında değerlendirir ve sorunun kesin çözümünün kapitalizmin yıkılarak adil, paylaşımcı, ekolojik, sosyalist bir toplum düzenine ulaşmakla mümkün olduğunu savunur. 

BİRLEŞİK DEVRİMCİ PARTİ, DOĞAYLA UYUM İÇİNDE BİR TOPLUM İÇİN:

  1. Doğayı bir hammadde deposu olarak gören, doğayla rekabet halindeki uygarlık anlayışını reddeder. Kapitalizmin kar mantığına dayalı “sürdürülebilir kalkınma” tuzağını reddederek doğanın ve yaşamın sürdürülmesinden yana tavır alır.
  1. Tüm doğa alanlarının korunması, özellikle endemik bitki ve hayvan türlerinin korunması için çaba sarf eder.
  1. Milli Park alanlarının geliştirilmesi ve bu alanlardaki flora ve fauna için bilimsel destek projelerinin oluşturulmasını, bu alanların ve yakın çevrenin insan faaliyetlerinden arındırılmasını savunur.
  1. Küresel ısınmaya neden fosil yakıt kullanımına sınırlama getirilmesini savunur, güneş, rüzgâr, jeotermal ve su gibi yenilenebilir ve sınırsız kaynakların kullanımına yönelik politikaları destekler.
  1. Bununla birlikte ekolojik yapıyı, biyoçeşitliliği, arkeolojik ve kültürel dokuyu tahrip edecek biçimde planlanan hidroelektrik santrallerine karşı çıkar.
  1. Nükleer enerjiye, radyoaktif kirlenmenin doğa ve toplum üzerindeki telafi edilemez sonuçları nedeniyle kesinlikle karşı çıkar.
  1. Suyun bir meta haline dönüştürülmesine, suya erişim hakkının kısıtlanmasına karşı çıkar.
  1. Genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) gıda üretiminde kullanılmasına şiddetle karşı çıkar.
  1. Büyük şirketlerin tekelindeki endüstriyel tarım yerine ekolojik ve geleneksel tarım uygulamalarını destekler.
  1. “Doğa hakları” “hayvan hakları”, “doğaya karşı suç” kavramlarının Anayasa’ya girmesini savunur.

11. Hayvanların kürkleri için öldürülmesine, sportif olarak avlanmalarına, esaret altına alınmalarına, üzerlerinde deneyler yapılmasına, belediyelerin sokaklarda hayvan itlaf etmesine şiddetle karşı çıkar. Sokakta yaşayan hayvanların temel sağlık kontrollerinin yapılması ve aşılanmasından sonra belediyelerin desteğiyle özgürce yaşamalarını savunur.