OHAL’i Olağanlaştırmayacağız!

Başarısız darbe girişimini, kendi siyasal projelerinin zemini olarak gören, kullanan Erdoğan ve AKP hükümetinin son hamlesi muhalif basın organlarının kapatılması oldu. Muhtemelen bu hamleyi bir dizi internet sitesi ve gazetelerin kapatılması takip edecek. Sürecin meslek odaları ve sendikaları kapsayarak genişleyeceği, baskı politikalarının bütün muhalefeti etkisine alacağı, toplumun tamamını kapsayacağı görülmelidir. Erdoğan,toplumun sesini kısarak kendisine karşı olası hareketlerin önünü kesmeyi amaçlıyor görünmektedir.
Basının sesinin kısılması daha ciddi ve büyük saldırı kampanyasının hazırlık aşaması olarak da okunabilir. HDP, HDP’li vekilleri hedef alan soruşturmaların, bir dizi tutuklama kampanyası ile beraber bütün HDP’ye yöneleceğini beklenmektedir. Aynı şekilde kamudaki tasfiye dalgasının KESK, DİSK ve TMOOB, TTB’yi kapsayarak bu kurumların yönetimlerinin lağvedildiği ya da yerlerine kayyum atandığı yeni bir aşamaya sıçrayacağı konuşulmaya başlanmıştır. Nerdeyse tüm toplumsal muhalefet yapılanmaları kendilerini tehdit altında hissetmeye başlamış sıranın kendilerine ne zaman geleceğini hesap etmeye başlamışlardır.
Allah’ın lütfu olarak görülen darbe girişimi OHAL’in ilanı ile beraber, Erdoğan’ın kendi isteklerini yapabilmesinin aracı haline dönüştürülmüştür. OHAL, Erdoğan’ın deyimiyle normal zamanda yapılamayan şeylerin, yapılabilir kılınmasını sağlarken ilanından bu yana uygulamaya konulan politikalar, OHAL ilanının darbe ile bir alakasının olmadığını tam tersine darbenin kendisinin OHAL’in ilanı için bir fırsat olarak algılandığını ortaya koymuştur.
OHAL’in ilanıyla beraber gözaltı süreleri uzatılmış, işkence uygulamaları olağanlaştırılmaya başlanmış, hapishenelerdeki kazanılmış bütün haklar ortadan kaldırılmış ve polise çok geniş bir hareket alanı sağlanmıştır. Gülen’cilerle mücadele söylemi kısa sürede AKP karşısındaki tüm muhalefetle mücadeleye dönüştürülmüş, onbinlerce insan işinden atılmış, yazarlar-gazeteciler tutuklanmış, televizyonlar kapatılmıştır.
I
Erdoğan’ın talebiyle MGK’de OHAL’in uzatılması kararının çıkması ve bizzat Erdoğan’ın bu uzatma talebini 12 aya çıkarılmasını istemesi ve önümüzdeki süreçte OHAL’in kalıcı hale gelerek genel yönetim şekli haline geleceği anlamına gelmektedir. Meclis devre dışı bırakılmış, kamusal tüm organlar AKP’nin denetimine verilmiş ve ülke bizzat Kanun Hükmünde Kararnameler’le yönetilmeye başlanmıştır. Saldırı dalgası kazanılmış tüm siyasi hakların tasfiye edildiği, Anayasal ve uluslararası bütün metinlerin yok sayıldığı bir baskı süreci olarak gelişirken bu sürecin ilerleyen aşamada ekonomik hakların yok edildiği yeni düzenlemelerle ilerleyeceği görülmelidir. Aynı şekilde OHAL’in yol açtığı baskının olağanlaştırılması kaçınılmaz bir şekilde her seferinde baskının biraz daha artmasını dayatacaktır ki böylesine bir baskı süreci, ancak içerde ve dışarda kendisine eşlik eden savaş politikaları ile yürütülebilir.
Erdoğan’ın OHAL’i kalıcılaştırma çabasının altında, OHAL’le beraber elinde toplanan devlet mekanizmasını kalıcı bir şekilde tek kişinin denetiminde yürütmek arzusu yatmaktadır. Erdoğan, 1923’ten 1940’lara kadar süren tek parti ve yüce önder politikalarınını kendi kişiliği, söylemleri ve hedefleri ışığında yeniden kurgulanmasını arzulayan bir görünüm sunmaktadır. Türk devletinin kuruluş konseptinine gelen, esas itibariyle ittihatçılar tarafından başlatılan yukarıdan aşağı modernleşme projesi devlet eliyle merkezi bir şekilde yürütülmüş, kemalist kadrolar tarafından otoriter bir merkezileştirmeyle gerçekleştirilmiştir. Tek parti süreci olarak anılan dönem tüm devlet aygıtını CHP’nin alt organlarına dönüştürüldüğü ve CHP’nin ‘tek adam tarafından yönetildiği’ bir döneme işaret eder.
Valiler partinin valisi, memurlar partinin memuru haline getirilirken aynı şekilde tüm toplumsal alan parti ya da yan örgütleri ile kuşatılmış, devlet patiyle, parti önderle iç içe geçmiş, devlet önderin devleti haline getirilmiştir. Erdoğan’ın başkanlık ya da partili Cumhurbaşkanlığı olarak tariflediği süreç, bunun benzeri bir süreçtir. Bu süreçle hükümet politikaları kaba bir halkçılık kisvesi altına saklanmış devlet ve önder bütün halkın devleti ve önderi gibi sunulmuş, sınıf farklılıkları, etnik farklılıklar görmezden gelinmiştir. Tek parti dönemi sendikalaşmanın, işçi hareketlerinin yasaklandığı, siyasi partilerin kapatıldığı, muhaliflerin sürgün ve ağır hapis cezaları ile etkisiz hale getirilmeye çalışıldığı bir baskı sürecidir. Bugün OHAL’le ilan edilmeye çalışılan şey benzer bir süreçtir. Erdoğan islami söylemin altında kemalistlerin yaptığının tekrar etmeye çalışırken, ölene kadar tek başına yöneteceği, öldükten sonra çocuklarına bırakacağı bir devlet yönetimi arzulamaktadır. Bu bağlamda emperyalistler arası yeniden paylaşım mücadelesinde, ortadoğudaki çatışmalı süreci ve elbetteki sürdürülmekte olan savaş siyasetini bir zemin olarak görmektedir.
Bu politik yönelimin zayıf noktası dünyanın, 20.yy’ın başının dünyası ve toplumsal dinamiklerin o dönemin toplumsal dinamikleri olmamasıdır. Güçlü bir işçi sınıfı, zengin deneyimlere sahip devrimci hareket ve artık uluslararası hale gelmiş Kürt Özgürlük Hareketi, Erdoğan’ın planlarının önündeki en ciddi engeldir. Kabul edilmelidir ki toplumun yarıya yakın bir kısımını doğrudan karşısına alan hiçbir baskı rejimi uzun süreli ayakta kalamaz ve yine kabul edilmelidir ki direnişin devam ettiği hiçbir coğrafyada uzun soluklu bir baskı rejimi kurulamaz. Bu noktada uygulanan savaş politikaları AKP’nin stratejik bir tercihi olarak karşımıza çıkar. Bir yandan kendi tabanındaki çatlamaları engellemenin öte yandan toplumsal muhalefeti bastırmanın bir aracı olarak savaş, önemli bir aygıt rolünü görmektedir. Kuzey’de ve Güney’de Kürt’lere karşı savaş aynı zamanda Ergenekoncular’la kurulan ittifakın sürdürülebilirliğinin sağlanması anlamına gelir.
AKP’nin 2.zayıf noktası tam da bu ittifak olgusunun içinde gizlidir. Devlet’i ele geçirip, yeni bir sermaye grubu yaratıp, neo- osmanlıcı bir çizgiyle hem devleti hem toplumu yukarıdan aşağı şekillendirme projesi için cemaatle kurulan ittifak önce 17-25 Aralık operasyonu ve 15 Temmuz darbe girişmiyle yıkılmıştır. Erdoğan, cemaate karşı eski düşmanlarına sarılmak zorunda kalmış, ergenekoncularla yeni bir ittifak çizgisi kurgulamıştır. Bu ittifak ilk fırsatta birbirini çelmelemeye hazır düşman kardeşlerin ittifakıdır ve sürdürülebilirliğini sağlayan şey Kürt halkına karşı yürütülen düşmanlıktır. Savaş bu düşmanlığın izdüşümüdür. Gerek Kürt halkına karşı içerde ve dışarıda yürütülen savaş gerekse halka karşı kurulan ittifakın yapısı Erdoğan’ı olası daha ciddi bir darbe tehdidi altında yaşamaya mahkûm etmektedir.
Kuzey Suriye’de başlatılan savaş olası bir darbeyi engellemenin aracı olarak da görünmektedir. Görülmeyen ise anı kurtarmak için yapılan her hamlenin zamanın kendisini zehirlediği ve stratejiyi sürdürülemez hale getirdiğidir. Kirli ilişkiler ve ittifaklar üzerinden başlatılan işgal savaşı kaçınılmaz bir şekilde AKP hükumetini ve Türk devletini ABD’ye daha bağımlı hale getirmiştir. Türk devleti, Kuzey Suriye’de Kürt’lerle barışmak ya da onlara yenilmek ikilemiyle yüz yüze gelmiştir. ÖSO çeteleri ile girilen macera, bu çetelerin çaplarının kısıtlılığı ortaya çıktıkça tankların yanına TSK’nın piyade güçlerinin de girmek zorunda kalacağı yeni bir evreye doğru şekillenmektedir. Olası böyle bir durum Türkiye’yi tam anlamıyla işgalci bir güç haline getirecek, Suriye ordusu ve onu destekleyen diğer büyük güçlerle karşı karşıya gelmesine yol açacaktır. Bu cephenin büyümesi, savaşın derinleşmesi, kayıpların kabul edilemez seviyeye gelmesi demektir. Bu yapılmazsa muhtemelen hiçbir şey almadan ve hiçbir şey kazanılmadan kahramanlık türküleri eşliğinde başlatılan sefer, Osmanlı ordularının geri çekilmesi misali başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Suriye cephesi AKP’nin cehennemi olmaya aday bir görünüm sunmaktadır.
II
Bugün sol, demokrat muhalefeti, Kürt halkı ve onun dostlarını hedef alan saldırı dalgası kısa bir süre içinde tüm toplumu hedef alarak derinleşecektir. Daha şimdiden büyük kentlerdeki Alevi mahalleri devletin hedefi haline getirilmiş, polis baskınları ile tehdit edilmeye başlanmıştır. Erdoğan’ın tek parti yönetimi kurma çabası İslami söylemin toplumun yaşam tarzı ve devletin örgütlenme kurgusu üzerine giydirilmesi şeklinde yürütüldüğü için bir yandan eski Osmanlı kurumları yeniden diriltilir, devlet kurumları hızla dini söylem ve yaşam üzerinden şekillendirilirken öte yandan halkın günlük yaşantısı da böyle bir şekillendirmeyle biçimlendirilmeye çalışılacaktır. OHAL’e dayanılarak içkili mekanların kapatılması, eğitimin dinselleştirilmesi yanı sıra, kendini devlet sayan AKP tabanının sokağı ele geçirmeye yönelik arzusu bütün ötekiler açısından hayatın bir başka boyutunun da baskı altına alınması anlamına gelecektir. Görülmesi gereken polis ve mahkeme eliyle yürütülen siyasal baskının, cemaatler ve AKP tabanı tarafından sokakta sıradan insanı hedef alan yaşamsal bir baskıya dönüşeceğidir. Saldırıları sadece siyasal boyutuyla algılamak, bu siyasal boyutun Kürt halkı ve dostları ile sınırlı kalacağını sanmak gaflet olacaktır.
AKP’nin bir başka handikapı tam bu noktada yatmaktadır. OHAL’in sıradanlaşması toplumun baskı eşiğinin yükselmesi anlamına gelirken, her yeni eşikte baskının yeniden arttırılmasını dayatıp, toplumun sınırlarını zorlarken aynı şekilde gündelik yaşam her seferinde daha da daraltılacak ve baskı en kenardaki insanı etkisine alarak yaşamı katlanmaz hale getirecek öfkeyi besleyecektir. Buradan bakıldığında yaşanmakta olan sürecin var olan yılgınlık ve sinmişlik görüntüsünün aksine, aşağıda derin bir öfkenin biriktiği ve sistemi toplumsal patlamalara açık hale geldiği görülmelidir. Gazete ve TV’lerin kapatılması, yazarların ve akademisyenlerin tutuklanması tam da bu patlama korkusundan kaynaklanmaktadır. AKP toplumun iletişim kanallarını tıkayarak, onu birbirinden koparmaya, örgütsüz ve koordinasyonsuz hale getirmeye çalışmaktadır.
Bu saldırı konseptinin ilk elden faturası Aleviler ve Kürt’ler kadar kadınlara çıkarılacaktır. Taciz ve tecavüzün normalleştirildiği coğrafyada sünni-milliyetçi ideoloji aynı zamanda erkek bir ideolojidir. Sokağın islamileşmesi kadınların bütün kazanımlarının yok edilmesi ve günlük yaşamlarının sürdürülemez hale gelmesi anlamına gelecektir. Devlet’in var olan erkek karakteri AKP’nin güçlenen çizgisi ile beraber paralel güçlenmiş, cins ayrımcı politikalar devlet politikası haline getirilmiştir. Erdoğan ve çevresi bizzat bu politikaları kışkırtmakta ve desteklemektedir.
OHAL politikalarının, Erdoğan çizgisinin ağır sonuçlarından birisi de işçi sınıfına çıkacaktır. Başından itibaren mezhepçi, ırkçı, dinci bir söylem altına gizlenmiş neo- liberal ekonomi politikaları toplumsal eşitsizliği artırıp gelir uçurumunu büyütürken, işçi sınıfına da amansız bir saldırının yürütülmesini sağlamıştır. Kazanılmış bütün haklar ortadan kaldırılırken işçiler örgütsüz ve savunmasız hale getirilmiştir. İş cinayetleri normalleştirilmiş, kuralsız, güvencesiz çalışma kural haline getirilmiştir. OHAL sonrası izlenen siyaset ve Erdoğan’ın ekonomiyi de emir komuta zinciri ile yürütme isteği, yürütülen yayılmacı dış politikanın ve bizzat savaşın yol açtığı sıkıntılar ekonomide alarm zillerinin çalmasına yol açarken, uluslararası kuruluşların not kırması sonrasında ciddi kriz beklentilerin oluşmasına yol açmıştır. Kış aylarının hiç kolay geçmeyeceği kabul edilmelidir.
İşçi sınııfı yaşamsal tecrübeleri ile her ekonomik krizin faturasının kendine kesildiğini bilmektedir. Büyüme hızının düşüklüğü, işsizlik oranının yüksekliği önümüzdeki süreçte önemli bir sorun haline gelecek, işsizlik ve işten çıkarmalar daha da artacaktır. Bu noktada OHAL patronların hizmetinde bir rol oynamaya adaydır. Daha şimdiden direnişler ve işçi eylemleri OHAL gerekçesi ile yasaklanmaktayken, kalıcılaşacak OHAL’le beraber sınıfın direngen sendikalarının yasaklandığı, direnişlerin polis zoruyla dağıtıldığı bir sürecin köşe taşları döşenmektedir. Erdoğan’ın gelecek Türkiye’si işçilere ölüm, sefalet ve işsizlik dışında hiçbir şey vaadetmediği gibi sıradanlaşan OHAL, işçinin sırtında patronun kırbacı haline gelecektir.
III
Öngörü OHAL’in uzatılması üzerinden toplumun bütün katmanlarını hedef alan bir saldırı dalgasını tespit ediyorsa yapılması gereken, bu saldırı dalgasını göğüslemek üzere örgütsel yapının, mücadele araçlarının ve yöntemlerinin hazır hale getirilmesi olmalıdır. Açık alanda faaliyetin imkanlarının daha daraldığı, medya ve sosyal medyanın engellendiği, kitle örgütü ,sendika ve partilerin baskı altına alınıp çalışamaz hale getirildiği ya da kapatıldığı bir sürece hazırlık yapmak gerekmektedir. Zira aynı öngörü AKP’nin çok güçlü göründüğü yerde büyük zayıflıklar ve handikaplar yaşadığı tespitine de dayanmaktadır.
Ülke yeni darbelere ve toplumsal kırılmalara gebe haline gelmiştir. Bu noktada kitlelerle temas kurmak, onlara bilgi aktarmak, siyasal perspektifler geliştirmek ve elbette sokakta kalmayı başarmak hiç olmadığı kadar önemli hale gelmiştir. Sosyalist hareketlerin örgüt ve propaganda araçlarının verili iletişim kanallarının dışında kitlelere ulaşabilecek yeni iletişim kanalları ve imkânları yaratması, hiç değilse geçmişin yöntemlerini tekrar kullanacak hale gelmesi gerekmektedir. Bildiriler broşürler yazılamalar tekrar önemli işlev görür hale gelecektir. Televizyon ve gazetelerin kapatıldığı internetin işlevsiz hale getirildiği durumda kitlelere değmek ona önderlik etmek ancak alternatif aygıtların devreye girmesi ile mümkün olacaktır. Bu bağlamda örgütsel yapılar sürekliliğini sağlayacak tedbirlerini almakla yükümlü hale gelirken, sol terk ettiği ilişki tarz ve yöntemlerine dönmek zorunda kalacaktır. Sosyal medyanın yerini, birebir ilişki ve temaslar alırken, kitlelere değen onların içinde nefes alan ve hareket halinde olan ayakta kalacaktır. Baskının artma amacı solun kitlelerle temasını kırmaksa eğer bu amaca hizmet eden dar grupçu davranışlar, politikalar ve tarzların aksine yüzünü daha fazla kitleye dönen, kitle kuyrukçuluğuna düşmeden baskıya ve zulme direnen ayakta kalacaktır
Bu noktada Devrimci Parti, OHAL uygulamalarının, OHAL saldırısının hedef aldığı demokratik muhalefet kurumları ve hareketleri ile dayanışmanın, yan yana ortak mücadeleyi geliştirmenin acil ve kaçınılmaz görev olduğunu tespit eder. Kamuoyunu saldırı altındaki yapılarla dayanışmaya çağırırken, tüm örgütlerini bu dayanışmayı örgütlemek üzere harekete geçmeye çağırır. Kendisini direnişin parçalarından biri olarak gören bir yerden, parti örgütlerine OHAL uygulamalarının olası sonuçlarına karşı hazır olmaya, direnişi ve siyasetin sürekliliğini sağlayacak tedbirleri almaya çağırır.
OHAL’e Diz Çökmeyeceğiz!
Faşizmi Yeneceğiz!
Biz Kazanacağız!

Yorum Kapalı